Elde Kalan Son Bozukluk

Yine su almayı unutmuşum. 24 yaşındaki hiçbir insan su almayı unutmaz oysa. Bir bardak süt içerek boğazımı yumuşatmaya karar veriyorum. Ve aklımda sürekli değişen aynadaki yansımamla çalışma masamın üzerinde duran Murakami’nin kitabı arasında gidip gelen değişik düşünceler geziniyor. Bu yazarı gerçekten de seviyorum. Sanki yabancı birisi değil de bir akrabam, akrabalar nasıl yakın olur pek bilmem ki ben, daha doğrusu yakın bir dost gibi. Hatta bazen inanır mısınız, ben yazsaydım, ben düşünseydim ve baştan sona yazsaydım bazı cümleleri, asla değiştirmek istemezdim ve ben yazmışım gibi okumaya devam ederdim. Bazen bir kitabın ilk sayfasında anlarsınız siz o yazarın beyninden geçen düşüncelerle büyülenirsiniz, yazdıkları sayfalar dolusu uydurmasyon hikayelerle değil ve sizin ruhunuza karışır düşünceleri, sanki hep orada bir köşede yaşıyormuş gibi, evvelden beri.  Amin Maalouf da böyle bir yazardır benim için. Gerisini pek sayasım gelmedi ama elbet herkesin kafasında olan düşünceler benim kafamda da vardır ve bazen bir hayli hızlı etkilenirim okuduklarımdan. Bu sebeple ben de bir hayli fikir değiştiririm ve başka başka yazarlara merak salarım günler geçtikçe ve saçlarımın aynadaki yansıması uzadıkça. Havada öyle bir kasvet var ki, sıcak bir duş almama ve gayet doyurucu bir süre kitap okumama karşın bir türlü uyku tutmuyor. Mideme henüz atlatamadığım hastalığımın hatırası bir bulantı ve içime yeni güne duyduğum meraktan kaynaklanan bir huzursuzluk hakim. Artık ne kitap okurum bu saatten sonra ne de süt içerim uyumak için. Genelde düşünürüm, güzel düşler kurarım, huzurlu ve pembe kaplı. Dikkatimi toplayıp bir türlü canlandıramıyorum gözümde herhangi bir anı. Evet, tabii, şunu düşüneyim örneğin. Örneğin küçük bir çocuğum ve bale gösterimize hazırlanıyoruz arkadaşlarımla, evet hazırım. Gösteri başladı, tam olarak ne hissettiğimi anımsayamıyorum, çok üzücü bu kadar çabuk unutmam. Gösterinin bitmesine geçiyorum hızlıca. Çabucak okulumun burnumda tüten, o zamanlarda ise nefret ettiğim, bahçesine çıkıyorum. Öğretmenimin yanına gittiğimde, aslında çok sert ve disiplinli olan bu kadın birden bana  kucağını açıyor ve usulca bacağının üzerine tırmanıyorum fotoğraf çekilmek için. Annem kamera elinde bize doğru gülümserken aklımdan şu soru geçiyor. ”Acaba ağırlığım öğretmenimin bacağını incitebilir mi.” Diğer kızlardan daha uzun ve birazcık da fazla yemek yiyen bir çocuk olmanın yarattığı korkuyla öğretmenimin kucağından uzaklaşıyorum ve hızlıca ön taraftaki kermes alanına koşuyorum. Kermes alanına girmemle arkadan lisedeki sıra arkadaşım çıkıyor ve elinde hediyesiyle bana doğru gülümseyerek geliyor. Ne olduğunu anlayamadan arkadaki pasta ve mumlardan doğum günüm olduğunu çıkarıyorum. Gözlerimden yaşlar bir bir dökülüyor benim için toplanan kalabalığa baktığımda. ”İyi ki doğdun!” , ”İyi ki doğdun!”…Hemen bir konuşma yapmak için ayağa kalkıyorum ve pat kafamı minibüsün kapısına çarptım. Bin milyonuncu kez aynı şey başıma geliyor. Hızlı hızlı koşturuyorum derse yetişmek için duyduğum endişenin ve kafamdaki acının yarattığı adrenalinle. Anatomi dersini kaçıramam, zaten tek dinlediğim ders o, evet  hiçbir şey anlamasam da. Zaten üniversitede hiçkimse hiçbir şey anlamıyormuş. Ohh, hava ne kadar da müthişmiş. Sanki bu sene bir başka dökülüyor yapraklar ben içlerinden sallana sallana geçtikçe. Hava ne kadar güzel esiyor usul usul, sanki  beni çağırıyor toprak. Ve uzanıyorum toprağa gözümü açtığımda salondaki kanepedeyim ve üzerimde meşhur battaniyem var. Dışarısı soğuk, ev ise nispeten sıcak. Kendimi sanki tüm bu rüyaları hiç görmemişçesine sakin hissediyorum. İçerde günlerin geçiyor oluşunun verdiği yumuşak bir hava ve fırından çıkmış taze ekmek kokusu hakim. Bu kokuyu içime çekiyorum ve buna şükrediyorum. Bu, mithiş bir meziyet, bu kokuyu hissetmek diyorum. Gözlerim yavaş yavaş kapanırken tekrar, ve merakla beklerken yeni rüyaları, damağımda bir kuruluk hissediyorum. Ve aklımın bir köşesine hep ertesi günün sabahı varken yeni bir rüyaya dalıyorum.

Saat İçin Üzgünüm

Gömleğimdeki leke hala çıkmamış, peki şu porselen bardaktakilere ne demeli ? Yenisini almanın vakti geldi sanırım. Oysa her birinde o bardaklardan içen insanların bir izi var gibi ya da sadece bir kahve lekesidir hepsi. Saat öğlene yaklaşmak üzere, birçok insan için günün erken saatleri. Benim için ise işlerime odaklanmak için mükemmel bir zaman dilimi. Mutfaktan gelen arasındaki peynir erimiş sımsıcak bir tostun kokusu ve sabırla demlenen yanmamış bir çay tadı, bergamotlu. Ya bu kokuyu hiç bilmeseydim diye aklımdan geçiriyorum bir an için. Korkunç bir durum hem de gece aniden duyulan tıkırtıların yarattığı tedirginlikten de büyük. Bir gün kaybetmek yahut artık kokuyu fark etmemeyi kast ediyorum ya da mutlu olmamak burnumuzdaki en hassas reseptörlere ulaşsa bile. Ne diyorum, önemli olan buna şuan sahip olmak sanırım ve birden herkesin  bu çoşkuyu ruhunda hissetmesi için gelen önlenemez bir istek!  Gerçekten de insanın zorluklar karşısında tükendiğini fark etmeden tükenmeye devam etmesinin tek yolu bu. Karşı konulamaz istek ve altında yatan çoşku hali. Sokağa çıkıyorum bazen en olmadık zamanlarda, özellikle soğukta ve kendimi iyice bitkin hissettiğimde. Eve geri adım attığımda içeriden gelen sıcak hava akımının yarattığı mutluluk ve hissettirdiği sıcacık bir yuva duygusu…Sadece bunu deneyimlemek için çıkıyorum bazen sokağa ve geri geliyorum hızlı hızlı yürüyerek, dev adımlarla. Anda kalmak bu olsa gerek, bazen bunu es geçiyorum, kafamda deli sorular varsa yirmi dört saat beynimde dolanan ve bitmek tükenmeyen. Geri geldiğimde sanki hızlı bir şok banyosuna giriyorum. Ben nerdeydim şimdiye kadar ve bunu henüz mü fark edebildim, şu ışığın dağılmasındaki güzellikten bahsediyorum. Ah, nasıl da güzel ve zarif bir gölge oluşmuş duvarda, yeşil bitkinin yapraklarının arkasına saklanmış, dev ama naif bir gölge. Ve odanın diğer köşesindeki derin karanlık,  içinde saklanan gizli kalmış duygular, büyük bir gizem yaratıyor. Ve bamm, havanın tekrar aydınlanmasıyla gizem çözülüyor. Dün gece yere düşürdüğüm yüzük yuvarlanarak köşeye konuşlanmış. Başka nerede olabilirdi zaten, izlemesi gereken yolu takip ettiği sürece. Saat uyanmak için istisnasızca geç  fakat  başlamak için geç değil yeni bir sıcak çay molasına.

Sahip Olduklarımız ve Ufak Bir Yemek Arası

Yara bere içinde bıraktığım tırnak etlerim canımı acıtırken bir yandan da yediğim leziz fındıkların nasıl kavrulmuş olabileceğini düşünüyorum. Malzemeler aynı olsa da en ufak bir ayrıntı bile önemli bu işlerde, yemek sektöründen bahsediyorum. Aynı tat her suflede olsaydı sadece sufle yiyebilirdim neredeyse gittiğim her mekanın menüsünde olduğundan. Ama asla tercih etmem, özellikle de bir hayli zor beğenen birine dönüştüğüm bu son zamanlarda. Tüm bunlara rağmen yine de büyüdüm artık, evet ve içtenlikle büyüdüm. Gözlerim alevden bir top gibi parlardı bir sene önce ve sahip olduğum ufak zeka pırıltılarının da katkılarıyla. Şimdi ben sessizce düşünüyorum bazen en olmadık, en kısa zamanlarda. Yanan gözlerim ve ruhumdu aslında, bir alev gibi cevap bekleyen, insanlardan ve diğer gözlerden. Oysa bazı sorular hiç sorulmamalı ve cevaplar merak edilmemeli her ne olsalar da. Kendimi yormaktan sıkılmış bir balıktım ve ruhumu salıverdim belki de büyümek için. Şimdilerde en çok da kendimi seviyorum belki de, her ne kadar herkesi sevgimle sarsam da. Kucağımda bir çok yük taşıyormuşum aslında, tıpkı sizin gibi, bazıları yiyecek sıcak bir yemek, bazıları içten bir muhabbet ve bazıları ise sadece sevgi bekleyen yüklermiş. Hatta bazıları sadece saygı bekliyormuş, biliyor musunuz ? Ne de kolay aslında yükleri hafifletmek. Tıpkı kaldıraçlar gibi, bir yerden destek olmak gerek yükleri kaldırmak için. Ve bunlar aslında sahip olduklarımızmış. Bizden esintiler. Ben artık sonsuza dek yenilmeyi kabul ediyorum yensem de birilerini çünkü bunu kabul edemedikçe asla kendimi yenmiş olmayacağım. Ben artık bu savaşı bitiriyorum yeni yıla girerken ve hepinizi sevgiyle kucaklıyorum, kendimle birlikte.