günlük-biraz üzücü

Selam günlük. Nasılsın ? Henüz umutlarımızın tükenmediği çocukluk yaşlarında böyle başlardık günlüğün sayfalarına yazmaya. Yıllar sonra, yazmak istemesem de yaşamak için yazmaya ihtiyacım var ve el mahkum yazıyorum günlüğümü tekrar. O zamanlar da yazmayı çok severdim. Hatta ilkokulda benim kompozisyonum beğenilirdi en çok, lise yıllarımda da devam etti bu yazdığım haykıran sayfalarda. Yazmayı asla bir yetenek olarak görmedim ben. Sadece bir ihtiyaçtı yaşamak için. Konuşamıyordum öyleyse içimdeki susmayan diğer Ecenaz’ı konuşturmanın bir yolunu bulmalıydım. Babam çok sert bir adamdı. Benim son derece terbiyeli ve disiplinli olmamı bana öğretmeye çalışırken ne istediğini bile söyleyemeyen içine kapanık bir çocuk yaratmıştı. İsteklerimi, düşüncelerimi dile getiremez hayal kurardım geceleri. Bazen büyüyüp başarılı bir iş kadını olduğumu hayal ederdim, özgür ve bağımsız bir yetişkin. Bazense çılgın bir moda tasarımcısı olurdum hayallerimde. Babamın eve getirdiği kumaş artıklarıyla bebeklerime elbiseler dikerdim. Bu zamanlar benim kendimi ifade etmemi sağlayan altın hazinelerdi o yaşlarda. Okul çağı başlayınca is yerini yazmaya bıraktı. Çok kitap da okumazdım ya nedendi bu yazma sevdası kimse anlamazdı. Bazen küçükken yazdığım şiirler beni korkutur. Bu öfkeli çocuk kimdir, nedendir bu öfkesi sorar dururum. Tuvalete korkusundan tek başına gidemeyen bu çocuk bu şiirleri neden yazar ? Bu yetenekten de öte hayatta kalma içgüdüsünün bir eseridir. Ben sayfalara yaza yaza aklımı kaybolurken yoldan çevirdim hep. Ve çok zor duygular içinde olduğum bugün de yazmaya koştum. Çok ama çok kötü haksızlıklar beni buldu bugün. Kötü birisi değilim ben. İnsanları severim. Zorba olmayan iyi kalpli insanlar gördüğümde sarılıp ağlamak isterim. Çok fazla zorbalığa maruz kaldım ben. Gerek okul hayatımda gerekse aile içinde. Üniversite yıllarım bir kaçıştı her şeyden. Ancak kaçamadım, yüzleşemediğim acılar beni buldu ve tepetaklak etti. Birtakım hayal kırıklıkları ve kendimi bulma macerası sonucu acı dolu başka bir yüzleşme yolculuğuna başladım sanırım. Bu sürecin de zor olacağını adım gibi biliyordum aslında. Hayatımın çok mutlu olduğum o kısa zamanının biteceğini ve peşimi bırakmayan zorbalıklarla tehdit edileceğimi biliyordum. Ama bu sefer canımdan olsam da geri dönmeyeceğim bu yoldan. Galiba artık kaybedecek bir şeyim kalmadığı için de olabilir. Herkesten saklasam ve iyi olduğumu ispatlamaya çalışsam da asla iyi değildim. İyi olacağım ama inanın iyi değildim dostlarım. Ve son olarak tüm zorba babaların siktir olup ölmesi dileklerimde. İyi geceler

Günlük Gibi Bir Şey

Bloguma hiç de iyi davranmadığımı fark ettim geçenlerde. Ne zaman canım sıkılsa ve isyana gelsem açıp iki üç şey yazıyorum. Onun dışında bir blogum olduğunun bile farkında değilim. Hatta normal zamanlarda yanlışlıkla açıp okuyacak olursam, geçmişte yazdığım şeyleri anlamakta güçlük çekiyorum ve acaba neye sinirlendim de yazdım bunları diye düşünmeye başlıyorum. Hayatta hep bazı insanların nasıl da hiç şikayet etmeden yaşayıp gittiklerini merak etmişimdir. Yani şunu demek istiyorum, ben mesela illa bir şeyleri birilerine anlatmam gerekiyor gibi hissediyorum, o şeyler sırtımda bana yük oluyor, böyle en kötü gidip duvarlara yazmam lazım. İşte herkes birbirinden farklı karakterlerde sonuçta diye kendimi ikna ediyorum. Yani diğer insanların nasıl da sır küpü gibi gezdiği konusunda kendimi ikna ediyorum. Çocukken de günlük yazardım uzun uzun, sinirlenince de yazardım, mutlu olduğumda da. Şimdilerde günlük yazmak bana demode geliyor, böyle blog yazmak daha gizemli, 2000li yılların yabancı romantik komedi filmlerinin içindeymişsin gibi hissettiriyor. Keşke ben de Gossip Girl gibi dedikodu yayan biri olsam. Hayatta o kadar ruh emici ve kötü olaylar var ki bazen sadece günümü gün etmek için yaşamak istiyorum. Böyle sabah kalkıyorum, kuşlarıma bakıyorum, kahvemi içiyorum, yüzüme bin beş yüz tane krem sürüyorum, oh hayat çok güzel. Yani güzel değil aslında ama o an için güzel işte. Yani asistanlıkta yaşayacağım acı dolu günleri kabullenmişim, hayattan beklentimi minimuma indirmişim, tusu kazanamasam da tekrar hazırlanma gücünü kendimde bulmuşum, çevremdeki saçma sapan olayları görmezden gelmişim, işte kötü şeyleri kabul edip önüme bakmaya başlamışım kısaca. Ne oluyorsa birden ruh emcükleyici olaylar gelip beni yine de buluyor. Yok kadın cinayetleri, yok aniden gelen negatif telefonlar, korona haberleri, sağlıkçılara şiddet, hayvanlara işkence vs vs. Yani insana illa gelip kardeşim burası bok gibi biryer, niye mutlusun, cidden hayatı kendine bakacak kadar çok mu seviyorsun dedirtiren bir şeyler çıkıyor. Aslında bunlarla mücadele etmeye ve yani dayanıklılığımı geliştirmeye çalışarak olumsuz seyleri bir egzersiz gibi görüyorum. Ama bazen bazı şeyler o kadar derine işlemiş ve çocukluktan kalma ki, işte onlara dokunan olaylar olduğunda bırakın pozitif enerjiyi, başımdan bir kova kaynar şu dökülüyor. Mesela bir örnek vereyim, annemin korona yüzünden ertelenen bir check up olması gerekiyordu. Evdeki diğer hastalar iyileşince annemi de gerekli önlemleri alıp hastaneye götürdüm. Neyse, annemin diyabetik nefropatisi vardı zaten ve bu dönemde böbreklerindeki hasar ilerlemiş. Bu zaten bizim bildiğimiz ve beklediğimiz bir şeydi. 25 senelik diyabeti artık kontrol altına alınamıyordu, olabildiğince bu süreci yavaşlatmaya çalıştık fakat korona döneminde aksayan tahliller bu hızlanmayı geç görmemize neden oldu. Bu sırada taze doktor olmasına karşın tus çalışırken kendini çok yetersiz ve ezik hisseden ben, annemin nefropatisi ile ilgili neler yapabiliriz diye sürekli çalışmalar okudum ve bazı ilaçların kullanılabildiğini öğrendim. Bunun sonucunda bulunduğumuz şehirdeki bir hocaya danışmak için randevu aldık ve gittik. Hocayı beklerken, birden bağırış çağırış kıyametler koptu hastanede. Elli yaşlarındaki bir teyzenin pankreas ca hastası annesi acil olarak diyalize gelmiş ve maalesef vefat etmiş. Bu üzücü olay sonucu büyük bir acı çeken kızı ağlamasının yanında bağırarak sizi şikayet edicem demeye başladı. Ben zaten şuana kadar hastası vefat eden hiçbir hasta yakınının, Allah razı olsun, elinizden geleni yaptınız, dediğini görmedim. En azından teyze, yarın burayı silahla basıcam vs demediği için olayların iyi gittiğini düşünüyordum. Annem o sırada olanlardan bembeyaz kesilmiş bir şekilde neredeyse titreyerek oturuyordu. Hoca bir ara çıktı koridora, telefonla birilerini aradı, içeri girdi. Çok yoğun olduğu her halinden belliydi. Daha sonra güvenlik görevlileri gelip kadını çıkardılar. Bir süre sonra sıra bize geldi ve içeri girdik. Olanları anlattıktan sonra hoca inanılmaz hızlı bir şekilde konuşmaya başladı, bilgisayar ekranından ne yüzünü görebildim, ne de dediklerinin tamamını anlayabildim. Annem hiçbir şey anlamamış neyseki. Kısaca hoca, ben ne yapayım, bu böbrekler bitmiş, ne istiyorsunuz, niye geldiniz tarzında şeyler söyledi. Hocanın davranışını yaşanan krize bağlayan ben aklımda olan soruları sordum ve işte deneseniz ne olur olan olmuş her şey çok kötü, böbrekler çok kötü, Allah hepimizin belasın vermiş zaten tarzında, sonuncuyu kinaye olsun diye söyledim, negatif bir tavırla karşılaştım. Sağlık çalışanlarının ne kadar zor koşullarda çalıştığını en yakından ve içinden bilen biri olarak her ne kadar hocanın hayattan ve insanlardan nefret edercesine yaklaşımını anlamaya çalışsam da, hocanın son derece negatif olan yaklaşımı bende bir ağlama isteği uyandırdı. O an hayat bu kadar kötü değil, tıp o kadar ilerledi, en kötü ben böbreğimi veririm, ayrıca şekeri regüle etmeyi hala başarabiliriz ve bu süreci yavaşlatabiliriz, bu kadar negatiflik neden, diye bağırasım geldi. Yani o an öyle kötü hissettim ki sanki sözlüdeyim ve bir şeyleri eksik yapmışım, karşımda dahiliye hocası bana senden doktor olmaz, siz eksik biliyorsunuz vs vs diyor, ben de böyle ezik büzük dinliyorum. Sanki annemin hastalığı benim yüzümden ilerledi, sanki dünyanın en yetersiz ve en kötü insanıymışım gibi hissettim. Oysa oraya giderken çok da bir beklenti içerisinde değildim ve hatta tüm süreci kabullenmiştim ve her şeye rağmen biz mutluyduk. Tıp fakültesi hayatım boyunca kendi rahatsızlıklarım için bile hocaların yanına gitmedim ve bu yetersizlik hissiyle yüzleşmekten kaçtım. Bilmediğim şeyler benim suçummuş gibi hissettim ya da hissettirildim. Oysa ben hocanın tüm bildiklerini bilsem zaten daha fazla okumama gerek kalmazdı. Elbette oldukça eksik, yetersiz, zaman zaman kıdemlilerimin bilgisine ihtiyaç duyan, zaman zaman ne yapacağını bilmeyen, şaşkın ördek yavrusu gibi hissedebilirim. Bu ezikliğin nedeni bize gösterilmeyen saygı mı yoksa kendime gösteremediğim saygı mı bilmiyorum doğrusu. Hayatta elbette yenilebilirim, çok şişman olabilirim, çok hasta olabilirim, çok fakir olabilirim, yaralarım olabilir, yüzümde çıban çıkabilir, en sonda kalabilirim ve tüm bunları kabul edip mutlu da olabilirim. Bu saygıyı öğrenmek oldukça zor olacak. Kendimi hep içi boş egodan uzak tutmaya çalıştım ve sonunda tam ayarını tutturamayarak öz saygısı olmayan birine dönüştüm. Arkadaşlarım sosyal medya profillerine dr yazarken ben kendimi yetersiz hissettiğimden bunu yazacak hakkı bile bulamadım aslında. Doktor olduğu için kendini herkesten daha zeki ve daha haklı bulan egolu tayfa ile hocaların sürekli ezdiği, kendini tarlada çalışan amele gibi hisseden tayfa arasında biryerlerde kayboldum. Bunları biryerlere yazmak istedim çünkü ilerde korktuğum insana dönüşmemek için ara ara dönüp okumam gerekebilir. Umarım kimsenin içi benim dediklerimden dolayı karalar bağlamaz ve en kötü hastalıklarda bile acının da hayatın bir parçası olduğunu hastalarıma gösterebilirim. Yarın son günleri olsa da bugünün güzelliklerini gösterebilirim. Bunlar size içi boş pembe sevgi cümleleri gibi gelebilir fakat inanın bu kadar zor olan hayatı daha da zorlaştırmak sadece psikiyatri polikliniği önünde bekleyen hastaların artmasına fayda sağlar. Aklıma ara ara geçtiğimiz günlerde canına kıyan asistan abi geliyor ve yazdığı mektupta kendinden ne çok şey beklediğini ve bunları karşılayamadığı için öz saygısını yitirdiğini hissettiğimi hatırlıyorum. Belki de ben böyle yorumladım, bilemeyiz. Bununla birlikte yaşadığı zorluklar ona ağır gelmiş olmalı diye düşünmüştüm. Keşke onun da bir insan olduğunu ve hatalarıyla, günahlarıyla, başaramadığı şeylerle yaşayabileceğini birisi hatırlatsaydı demeden edemedim. Elbette başka faktörler de vardır ama hayatımız boyunca yenilgiler karşısında karalar bağlamamız ve acı çekmemiz gerektiği bize öğretilmiyor mu? Yenilgiden o kadar korkutularak yetiştiriliyoruz ve yetişiyoruz ki, hayatta yeni doğan bir çocuğun kendisine saygı göstermesini öğretmek, bu yeni dünya düzeninde imkansız bir şey olsa gerek. Siz ona öğretseniz bile, illa karşısına bu yetersiz yönlerini kabul etmesine anlam veremeyerek kendini sorgulatacak birileri çıkacaktır kanımca. Bunun üzerine aklıma gelen bir anıyı kısaca anlatıp yazımı bitireceğim. Çocukluğum birsürü şımarık kolej çocuklarının arasında geçti,gerçi artık yetiştirilme koşullarını düşününce davranışları mantıklı geliyor, birgün jimnastik gösterisi provasında beden hocası dansçı seçmek için tüm kızları toplamıştı. Aramızdan biraz kilolu ve jimnastik konusunda kilosundan bağımsız olarak yetenekli olmayan bir arkadaşımız seçilememesi üzerine babasını devreye sokarak kendini seçtirtti. Daha o yaşlarda başlayan kaybetme korkusu ne kadar da korkunç geliyor şimdilerde. Ki sürekli oldukça kötü kalpli olabilen çocuklar tarafından kilolu etiketi yiyordu ve bunu hayatta bir başarısızlık olarak görüyordu hatırladığım kadarıyla. Yıllar sonra o arkadaşımın fotoğraflarına photoshop yapıp kendini olmadığı biri gibi göstermeye ve yenilmemeye(!) çalışması oldukça normal olsa gerek. Bu arada arkadaşım şuan ne yapıyor hiç bilmiyorum belki de yapmıyordur. Kısaca biz yenilmeyi her şeye rağmen kabul etsek de birileri çıkıp buna çomak sokmaya çalışıyor ve maalesef herbirimiz aynı süreçlerden geçmediğimiz için farklı ölçülerde etkileniyoruz. Ben her şeye rağmen bunları fark ettiğim için mutluyum. Kendime olan saygımı kazanıp alçakgönüllülükle yoluma devam edebileceğime inanıyorum. Her ne kadar zaman zaman umutlarım tükense ve insanlara karşı içimde olan sevgiyi kaybettiğimi sansam da. Sevgiler

Nedeni Olmayan Eylemler

Şuan olduğumdan daha genç bir bireyken, bana ulaşması çok zor görnen bazı noktalara ulaştığımda hayatımın daha yaşanmaya değer olacağına körü körüne inanmıştım. Bu inanç o kadar kuvvetliydi ki, bu bana tüm hayatımı şekillendirmeye yetecek o gücü, durmak bilmeyen çalışma azmini veriyordu. Elbette dinlenmeye gerek yoktu, bu yolun sonunda ulaşılacak büyük zaferler ve elbette daha değerli, naif, yararlı bir insan sıfatına laik olmanın doldurulamaz gururu olacaktı. Eğer hayalperest bir ergenseniz, bu köklü inançlar, normalde sorguladığınızda asla yapmayı kabul etmeyeceğiniz saçmalıkta şeyleri yapmanız için sizi gazlayabilir. Ama tüm bu kazanımlar için, kendinizin de dahil olmak üzere dünyadaki hiçbir makamın onayına ihtiyacınızın olmadığını anladığınız vakit, kendinizi nedeni olmayan eylemler içinde bulacaksınız. Bunların en başında da büyük başarılar elde etme gerekliliği yatıyor tabii ki. Zaman içerisinde bununla övündüğünüzde size verdiğini iğrenç ve değersiz hisleri bir kenara bırakın, hayatınız boyunca üzerinize yapışan bir tanım, hatta ikinci adınız olmaya başladıysa dikkat. Ben her şeyden bağımsız bir birey olarak var olamaz mıyım, dünya beni böyle kabul edemez mi? Sadece adımı oluşturan altı harfle.

Doğru Olan Yanlışlar Var

Çevresiyle ilgili olaylar üzerine çok düşünen biri olmam aslında çocukluğuma dayanıyor. O zamanlarda da sanki üzerime vazife olmayan işleri düşünüp durduk yere kendime ekstra bir yük yüklediğimi hissederdim. Annemle bir misafirliğe gittiğimizde, teyzelerin abartılı davranışları, sürekli bir şeyler ikram etmeye çalışmaları, evlerinin kusursuzluğu ile övünen arkadaşları, bende tarif edilemez bir çaresizlik duygusu uyandırırdı ve sebebini bilmediğim bir şekilde eve gidene kadar başım ağrırdı. En korktuğum şey büyümek ve o çaresizliğin içinde kaybolmaktı kuşkusuz. Ben de bu kadere mahkum olabilir miydim?Nasıl da kollarına taktıkları altın bileziklerde hiç yorulmadan kısır kaşıklamaya devam ettiklerini düşünürdüm. Bu derin düşüncelerim evin pasaklı çocuğunun gelmesiyle dağılır, annesinin ilgisizliği ile birleşen onunla muhatap olma zorunluluğu beni gereksiz bir strese sokar ve kaçıp gitme isteği uyandırırdı. Eve döndüğümüzde hızlıca pijamalarımı giyer ve odamda yere uzanır, çocuk dergileri okurdum. Babamın işte olduğu, annemin ise mutfakta yemek yaptığı bu saatler, benim işin eşsiz bir inziva, düşünmek için ise son derece uygun zamanlardı. O yaşlarımı daima odamda kendi başıma oturup çoğu bana korku veren, bazıları ise eğlendiren uzun düşünmelerle hatırlayacağım. Doğrusu, yıllar geçse de bu özelliğimden pek de bir şey kaybetmedim. Engel olamadığım bir şekilde, sokakta gördüğüm bir insanın gerçek dışı analizini yaparken buluveriyorum kendimi. Yaklaşıyor muyum gerçeklere, pek de mühim değil aslında. Merak ettiğim gerçekler de değil esasen. Tüm bunların yanı sıra sabah saatlerinde gelen küçük aydınlanmalar beni inanılmaz mutlu ediyor ve düşünmenin gücü önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum. Bu sabah fark ettiğim şey, aslında kişisel özelliklerimizin ne kadar da birbirinden farksız ve önemsiz olduğu üzerineydi. Biz bu kadar büyük bir evrenin içinde yaşayan üç beş kişi olarak hangi hakla partiler kurup siyaset yapmaya cesaret buluyoruz, kaldı ki bizim olmayan her şey için de bir hak iddia ediyoruz. Kendimizi aslında hiç var olmamış davalara adıyoruz belki de, bize göre doğru olan ama asla doğruluğundan emin olamayacağımız hükümler, seçimlerimiz oluveriyor. Hatta bununla da kalmayıp, insanlara da bu etiketleri yapıştırıveriyoruz. Tıpkı, altın bilezikli teyzelerin bende bıraktığı korkunç çaresizlik duygusuyla onlara aşağılayıcı bir etiket yapıştırmam gibi. Şöyle özetlemem gerekirse, anlatmak istediğim şey, bizim etiketlerimizin aslında hiçbir zaman gerçekleri yansıtmadığı ve o insanların o etiketlerle mutlu bir hayat sürebileceği kesinlikle. Ben büyüdükçe, herkesin kendi tercihine saygı göstermeyi, kendi kendime öğretiyorum. Evet, oldukça zor oluyor. Özellikle haksızlıklara ve kötü muameleye boyun eğen insanların o şartlarda mutlu olabileceğini ve benim düşüncelerimin onlar için doğru olan olmadığını kabul etmek bir hayli zor. Ama böyle düşündükçe özgürleştiğimi hissediyorum ve çocukken sırtımda hissettiğim yük gittikçe hafiflemeye başlıyor. Bırakalım da herkes nasıl yaşamak isterse öyle yaşasın bundan sonra.

Sabah

Sabah kahvemi demledim, balkonuma çıktım. Kuş cıvıltıları eşliğinde hafif bir serinlik hissediyorum, müthiş bir gün her şeye rağmen. Daha önceki yazılarımda da muhtemelen bahsettiğim karşı apartmanda oturan teyzeciğim de erkenden kalkmış belli ki, çamaşır asıyor. Ailemizde herkes alerjik bir hastalıktan muzdarip olduğundan yıllardır burnuma gelmeyen parfümlü yumaşıtıcı kokusunu alıyorum. Bu bile hoşuma gidiyor. Sanki tekrardan 9 yaşındayım ve birden beş sene önce vefat eden komşumuz bana laf atacak ve daha sonra da annemle günün muhabbetini yapacaklar. Yıllarca tek çocuk olmanın verdiği sıkıntıyla evde kendi kendime edindiğim uğraşları ve annemin olağanüstü çabalarını hatırlıyorum birden. Babamın işyerinden getirdiği kumaşlarda bebeklerime elbise dikmem ve arka balkonumuzda Aydın’ın yakıcı güneşi vurana kadar oturup yeşil erik yemem geliyor aklıma. Her şey bir o kadar sakin ve zararsız ayrıca tüm kısıtlılıklara rağmen de ulaşılabilirmiş. Yeni mayalanan bir yoğurdun tadı ve bahçeden topladığımız salatalıkların tazeliği gibi bir his geçiyor içimden kısa bir süreliğine. Yıllardır bu tempoda sıkışıp kalmış bir yetişkin adayı olarak tüm bu değişimi bedenimin nasıl da kabul ettiğini merak ediyorum . Belki de etmemiştir ve birçoğunuzda olan migren illeti, tüm bu saatlerce masa başında ders çalışmamın sonucudur, bahçede toplanmayı bekleyen salatalıklar dururken. Eski insanlar, bedenen çok çalışıp bizden daha şansız olduklarını söyleyip dururlar hep. Evet belki köylerde hiç deniz görmeden yaşadılar ve iş gücü olarak bizden daha fazla enerji harcadılar. Ama inanın, istediğim zaman marketten istediğim yiyeceği alıp istediğim televizyon programını izleyebilme özgürlüğündense bütün gün tarlada çalışıp patlıcan toplamayı tercih ederim. Şimdi 2000’li yılları da görmüş bir nesil olarak, bu kısacık ömrümüzde bile yeniliklerin bedenimizi nasıl tükettiğini görüyoruz. Belki de atalarımız, bunca yorulmayı ve az bir parayla sobalı evlerde oturmayı kötü bir şekilde tecrübe ettiklerinden , imkanlar geliştikçe bizim bu gelişmeleri kaldırabileceğimize ve tamamen yararımıza kullanabileceğimize inandılar.  Bunca stres ve hastalık tehditi onların bildiği kavramlar değildi ve asla yaşamlarının bir parçası olmadı. Bu yaşadığımız gelişmenin sonuçlarıyla baş etmeyi öğrenebiliriz umarım. En azından ben henüz çözemedim. Her gün süt kutusunu elime aldığımda hissettiğim kötü bir duygu var ne ben tam olarak bu duyguyu tanımlayamıyorum. Keşke bir ineğim olsaydı, o zaman çok iyi tanımlardım kuşkusuz. En kısa sürede ineklerle koşmak ümidiyle…

Çarşaf Silkme Saati

Evimle ilgili en sevmediğim şey hemen dibine inşaa edilen apartman ve pencereden baktığım her vakit, apartmandaki insanlarla mecburi bir şekilde hayatımı paylaşmam sanırım. Sürekli temizlik yapan annelerin her saat başı balkondan bir şeyler silkmesi, ilk bakışta anlaşılması zor bir durum gibi gözükse de düşündükçe kendi içinde anlam kazanmaya başladı. Zamanla gözlemleme fırsatı bulduğum bu  ritüel, bir çeşit meditasyon ya da günün tüm sıkıntılarından arınmak için gerçekleştirilen bir eylem gibi . Bunu ilk bakışta anlayamasam da zaman içerisinde beni rahatlatan birtakım aktiviteleri hiç yapmasam evde kalmak ne kadar da dayanılmaz olurdu diye düşünmeye başladım. Tıpkı sıkıntım geçene kadar spor bisikletini çevirmem gibi, teyzelerin de tüm kuvvetini vererek gerçekleştirdiği silkme eylemi günlük ruh halini yansıtıyordu. Bazen sakince silkip işlerine geri dönen teyzeler, bazen de öfke ve nefretle hareket ediyor, ellerindeki kilimi bir sağa bir sola çarparak sanki tüm mahalleye ayar çekiyor. Bunları düşünürken arkadan dinlediğim podcast, ülkemizin mutluluk sıralamasında 150 ülkeden 94. olduğu bilgisini veriyor.   Ülkemizde insanların kendi dünyalarını yaratamadığından ve çok fazla birbirimizin hayatını sabote ettiğinden bahsediyor. Gerçekten de toplumumuzda nesilden nesile gelen sinir, asla olması gerektiği gibi yaşanamadığı ve bastırılarak yetişkinlerin dünyasında farkı eylemlere dönüştürülmeye çalıştığı için, kimse duygularını bile fark edemiyor. Artık belli başlı bir eğitim seviyesine ulaşabilmiş gençler olarak ve elbette eski zamanlardaki geçim dertlerinden de uzakta  mutsuz olduğumuzda bu duyguyu anlayıp nedenlerini ve sonuçlarını sorgulayabiliyoruz. En azından bir kısmımız. Fakat şuan yaşayan orta yaşta insanlar maalesef bunları asla zamanında fark edemedi ve hala bunların getirdiği hastalıklar devam ediyor ve aktarılıyor yeni nesillere. Bunları düşündükçe bazı şeyler daha anlamlı gelmeye başladı. Teyzeye tekrar baktım ve aslında sandığımdan daha genç yaşta olabileceğini fark ettim. Genç yaşta evlenip çocuk doğurup geçim derdine düştüğü bir hayat sonrasında kendisine evde bir yer edinmiş ve belli ki üstlendiği bu vazifeleri kusursuz bir şekilde gerçekleştirmeye çalışmış. Üzülmüş, sevinmiş, kalbi kırılmış ama hiç atlamamış çamaşır silkmeyi. Gereksiz gelmiş, şımarıklık gibi üzülüp bir köşede ağlamak. Oysa içten içe yaşamış her çaresizliği. Belki de bizim yaptığımız gerçek bir şımarıklıktır, teyzeleri sorgulamak yerine.

Kayıp Giden Zamanın Yarattığı Burukluk ve Geçim Derdi

Bir süredir evdeyiz ve umuyorum ki henüz hastalık bizi ele geçirmedi. Bu süreçte herkesin hayatta ilk kez deneyimlediği birçok şey oldu. İlk kez yemek yapanlar, kendini sanata adayanlar ve hatta ilk kez çamaşır yıkamak zorunda kalanlar. Ben ise ilk kez bir evim olduğunu hissettim. Uzun zamandır tek yaşıyorum ve genelde dışardan yiyen bir insan olduğum için eve dair pek bir sorumluluğum olduğunu açıkcası hiç düşünmemiştim. Arada bir çalışan çamaşır makinesi ve sadece içerisindeki kahve kupaları ve ve yulaf kasesi için çalışan bulaşık makinesi. Hemen karşılarında ise içinde ne olduğunu bilmediğim koca bir dolap ve açtığımda her şey üzerime devriliverecek gibi hissettiren bir başka dolap daha. Bu ev sanırım ilk bakışta gördüğüm eşyalardan daha çok şey barındırıyor içinde. Tıpkı bir çocuk gibi, kapıları nazikçe kapatarak, elimi bile aynaya su sıçratmadan yıkayarak sadece gerçekleşebilecek şevkatli bir muameleyi en derinden hak ediyor.  Ben bunca sene nerede yaşadım bilinmez, ama çekmecenin en arkasına sıkışmış zarif çaydanlıkla daha önce karşılaşmadığım kesin. Hemen fark ediyorum, deterjanım bitmek üzere. Daha önce hiç deterjanım bitmedi ya da bitmeden önce birileri yedeğini getirip koydu hep. Bunun gibi ufak farkındalıklar işte. Bu içselleştirmeyi bir başka açıdan ele alırsak bu evde ben yaşadıkça burada yaşadığıma dair izler bıraktığımı ancak görebilmeye başladım. Evet, ben burada yaşadım, bazı duvarlarda ellerimin izi var, ve yerlerde de birkaç çizik belki. Koltuğun üzerinde oturdum saatlerce ve minderleri eskisi kadar sağlam değil artık. Yemekler yaptım mutfakta ve bazen sağa sola sıçradı farkında olmadan. Bu ev, benim taşındığım ev değil artık. Belki daha fazlası, belki daha azı. Ve benden sonra yaşayacak insanlar da kendi  izlerini bırakacaklar duvarlara ve kanepeye. Bir eşya, eşyadan daha fazlası olacak ve içinde barındırdığı bir sürü tuhaf yaşanmışlıklarla zaman akıp geçerken o orada zamana meydan okuyacak, ta ki süngerleri eskiyene kadar. Ve işte ancak o zaman yaşanmışlıklar sıfırlanacak, yerine yeni bir koltuk geldiğinde. Belki de bu yüzden eşyaların ve içinde bulunduğumuz evlerin hepimize hissettirdikleri farklıdır. Ya bizim geçmişimize ya da onların geçmişine bağlı bir değişkendir. Çocukken salonumuzdaki televizyon bana hep korkunç gelmiştir. Korkunç derecede büyük ve hantal. Avizelerin parıltısı gözlerimi kamaştırmıştır ve bu sebeple de sanki her an gösterişli taşları kopup üzerimize düşecek gibi diken üzerinde dakikalarca avizeyi izlermişim. Avizeler değişir ama hissettirdikleri aynı kalır bazen. Önemli olan frekansımızı tutturabilmek yaşadığımız evlerle ve yeni gelen koltuklarla.

Saat İçin Üzgünüm

Gömleğimdeki leke hala çıkmamış, peki şu porselen bardaktakilere ne demeli ? Yenisini almanın vakti geldi sanırım. Oysa her birinde o bardaklardan içen insanların bir izi var gibi ya da sadece bir kahve lekesidir hepsi. Saat öğlene yaklaşmak üzere, birçok insan için günün erken saatleri. Benim için ise işlerime odaklanmak için mükemmel bir zaman dilimi. Mutfaktan gelen arasındaki peynir erimiş sımsıcak bir tostun kokusu ve sabırla demlenen yanmamış bir çay tadı, bergamotlu. Ya bu kokuyu hiç bilmeseydim diye aklımdan geçiriyorum bir an için. Korkunç bir durum hem de gece aniden duyulan tıkırtıların yarattığı tedirginlikten de büyük. Bir gün kaybetmek yahut artık kokuyu fark etmemeyi kast ediyorum ya da mutlu olmamak burnumuzdaki en hassas reseptörlere ulaşsa bile. Ne diyorum, önemli olan buna şuan sahip olmak sanırım ve birden herkesin  bu çoşkuyu ruhunda hissetmesi için gelen önlenemez bir istek!  Gerçekten de insanın zorluklar karşısında tükendiğini fark etmeden tükenmeye devam etmesinin tek yolu bu. Karşı konulamaz istek ve altında yatan çoşku hali. Sokağa çıkıyorum bazen en olmadık zamanlarda, özellikle soğukta ve kendimi iyice bitkin hissettiğimde. Eve geri adım attığımda içeriden gelen sıcak hava akımının yarattığı mutluluk ve hissettirdiği sıcacık bir yuva duygusu…Sadece bunu deneyimlemek için çıkıyorum bazen sokağa ve geri geliyorum hızlı hızlı yürüyerek, dev adımlarla. Anda kalmak bu olsa gerek, bazen bunu es geçiyorum, kafamda deli sorular varsa yirmi dört saat beynimde dolanan ve bitmek tükenmeyen. Geri geldiğimde sanki hızlı bir şok banyosuna giriyorum. Ben nerdeydim şimdiye kadar ve bunu henüz mü fark edebildim, şu ışığın dağılmasındaki güzellikten bahsediyorum. Ah, nasıl da güzel ve zarif bir gölge oluşmuş duvarda, yeşil bitkinin yapraklarının arkasına saklanmış, dev ama naif bir gölge. Ve odanın diğer köşesindeki derin karanlık,  içinde saklanan gizli kalmış duygular, büyük bir gizem yaratıyor. Ve bamm, havanın tekrar aydınlanmasıyla gizem çözülüyor. Dün gece yere düşürdüğüm yüzük yuvarlanarak köşeye konuşlanmış. Başka nerede olabilirdi zaten, izlemesi gereken yolu takip ettiği sürece. Saat uyanmak için istisnasızca geç  fakat  başlamak için geç değil yeni bir sıcak çay molasına.