Dur Durabilirsen

Haydi Doktor Hanım, devam ambuya! Doktor Hanım Müdahale 1’e lütfen, buraya bir Arveles, kan gazı acill! Gitti mi kanlar? Koş koşabilirsen. Yeni bir dünya bu. Durmak yok, durup dinlenmek de. Durmak bir suç yavaşlamak da, anın içinde olmak suç. Kural anın dışında olmak burada. Kurallarını bilince oyunu oynamak çok basit. Yapılan her körlemesine hamle bir yol gösteriyor gizliden gizliye, elbette cahil cesareti ile birlikte. Önemli olan körlemesine atlamak, deli damarı devreye giriyor orada da işte, bir dost sanki yıllardır bekleyen . Normalde düşünür ya akıl, planını kurar o anın. Ne o anın içindeyiz ne de dışında şimdi. Sadece koş, kaç kaçabilirsen ve şimdi de dur, dur durabilirsen! Uzun bir vakit vardı ya dün sayamadığımız, şimdi yok, akmış gitmiş biryerlere. Durduramadık zamanı da, başaramadık dostum. Aynaya baktım tekrar, kırışıklarını saydım ruhumun, daha dün yoktu burada bir şey. Durmamalıyım bu aynanın önünde daha fazla. Hiçbir şey anlayamıyorum, hayır. Hiçbir şey anlayamıyorum gerçekten de! Şimdi neredeyim ben. Doktor Hanım Müdahale 2’ye lütfen. Yola cıktım bile Müdahale 2’ye doğru herhangi bir yola çıktım. Bulamıyorum ama çıktım. Arıyorum, duramıyorum. Başka yollara dalıyorum, yolu bildiğim falan da yok. Beni çağırıyor birileri. Geliyorum. Duramıyorum. Kendimi zamanın kollarına bırakıverdim. Duramıyorum.

Advertisements

Normal İnsanlar Gibi

Uzun zamandır bu kadar çok uyumamıştım, hep bir şeyler engel oldu uyumama. Hala tam uyanamadım aslında. Üst kattan gelen sesleri dinliyorum tık tık, evlerinde halıları yok herhalde diye düşünüyorum ve sesleri eskilerden kalma takunya terliklerinin çıkardığı seslere benzetiyorum. Az önce insanların Şirince’de paylaştığı fotoğraflara bakıyordum. Küçük taştan evler ve dar sokaklar, güneşli bir hava, cıvıl cıvıl her yer. Bir hayli özlemişim. Ve insanların paylaştığı Datça fotoğraflarını görüyorum ardından. Denize girmek istiyorum. O kadar çok istiyorum ki bunu, kelimelerle ifade edemem. Tenimin o soğuk suya değdiği an, beynime gidecek uyarı ve benim o an hissettiklerim. Tüm çocukluğum ve gençliğim. Yüzmek ve yüzmek sonsuzluğa doğru. Bir hayli süre daha yüzemeyeceğim. Aslında bu da benim tercihim. Yıllarca kontrol manyağı bir insan olarak yaşadıktan sonra hayatın akışına bırakmak kendini, bir hayli garip aynı zamanda da bir hayli ”normal insanlar gibi”. Böyle yaşamak kolaymış ve yüzde yüz eminim ki mutlu günlerin sayısı da daha fazla mutsuzlardan. Arada aksilikler olmuyor değil tabii. Ama yaşamanın gereği buymuş: müdahale etmemek. Kendimle miyim tamamen yoksa kendimden uzaklaştım mı bilmiyorum ama bu pek de mühim değil bu noktada. Gündelik hadiseler de pek mühim değil hatta. Mühim olan şey ruhen ve bedenen dengede olmak ve artık hayattan kaçmamak, hayatı yakalamak ve ondan ne kadar uzun süredir kaçtığını düşünmek. Ben de düşünüyorum ama maalesef bu sorunun cevabını bulamıyorum. O kadar uzun zaman olmuş ki sanki bu tanıdığı görmeyeli. Kendimi dengede hissediyorum tıpkı bir ipin üzerindeki cambaz gibi. Düşmek de mühim değil artık hatta kalmak da ipin üzerinde sonsuza dek. Mühim olan şimdi, şu an. Kaçırdıklarımız da mühim değil hatta, denize giremememiz de belki. Üzücü ama mühim değil, inanın. Ben de az sonra tuvaleti temizleyeceğim, tıpkı normal insanlar gibi.

Sabah Esintileri-1

Uyandım, aslında bir saat önce uyandım. Odam hiç olmadığı kadar huzurlu bu sabah. Dışarıda kuşa benzer bir şeyler ötüyor. Hangi kanatlının sesi bu bilemedim doğrusu. Ne güzel hayvan şu kuşlar. İstedikleri yere gidebiliyorlar istedikleri zaman. Üşüyorlar mıdır onlar da kışın en soğuk günlerinde diğer canlılar gibi? Ya da aç kalıyorlar mıdır tüm meyve veren ağaçlar beyaz kar tanelerinin altına gizlendiğinde? Zor bir hayat onlarınki de kuşkusuz. Bir orda bir burda, göçebe gibi gezip duruyorlar işte. Her özgürlüğün bir bedeli var, değil mi? Onlar da ödüyorlar aslında fark etmeden bedelini. Bir kuş olsam korkardım bir gün en tepedeyken düşmekten. Belki de değerdir tüm manzarayı görmeye en tepeden. Neyseki bir kuş değilim ve tüm bu sorulara kesin cevaplar bulmama gerek yok bu sabah. Sadece kalkıp kahvaltımı hazırlamam yeterli yaşamam için bugün de. Ne yemek istediğime çoktan karar verdim, hatta dün geceden. Kepekli bir tost yemek istiyorum. Sıcacık, yepyeni bir yemek. Sıcak şeyleri yemeyi severim ben, yaz kış fark etmez. İçimizi ısıtır, bir soba gibi. Oraların da ısınması lazım ne de olsa. Kocaman bir boşluk, girintili çıkıntılı, ağızdan mideye doğru, uzun bir yol. Üşeniyorum kalkmaya, hava kapalı bugün de. Uzun zamandır böyle bir havada evde dinlemedim yağmurun sesini. Şip şap şop. Şip şap şop. Seviyorum bu sesi. Keşke evden çıkmasam hiç bugün ve yağmurun sesini dinlesem Kadıköy’den aldığım tütsüler eşliğinde sabahtan akşama kadar. Hiçbir şey izlemem, hiçbir şey okumam, söz. Yağmurun sesini dinlerim sadece, akşam 5 olana kadar. Sıcak şeyler içerim, çay gibi. İçim ısınsın diye. Bu havalar insanı hüzünlendirir derler ama ben içimde garip bir heyecan hissederim hüzünle karışık böyle günlerde. Yıllar önce annemlerle Gökova’da aşırı yağışlı bir günde delice ıslanmıştık. Koca ağaçların altında kaldığımız otele yetişmeye çalışırken şimsekler çakmıştı tepemizde, güm güm. Ağaçlar devrilmişti yanlış hatırlamıyorsam, abartmış olmayayım. Ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi uyandık, yepyeni bir güne. Böyle havalar sanki zihnimi temizliyor, tıpkı sokakları temizlediği gibi. Yeni bir sayfa açılıyor zihnimde hava tekrar açtığında. Ve diyorum ki tekrar, her şey bu sefer gerçekten güzel olacak.

Sonun Başlangıcı

En sevdiğiniz renk hangisi? Beyaz mı, pembe mi? Benim değişiyor aydan ayda işin doğrusu. Bazen sarı bile olduğu oluyor, kimselerin sevemediği civciv sarısı. Onu bunu bilmem ben ama tüm renkler güzeldir aslında. Son zamanlarda kıyafet alırken renklerine çok da bakmaz oldum. Hepsi bir şekilde giyiliyor ne de olsa. Renk seçmek yorucu, hayatımda bana ekstra külfet verecek şeyleri daha düşünecek yaşlara ulaşmadım henüz. Ya da tam ortasındayım, bilemedim. Düşünmek, uygulamak, beklemek, daha sonra tekrar düşünmek, düşünmek… Düşünmek değil, yürümek istiyorum artık.  Uzun bir yolun ortasındayım sanki, yol tıkanmış, açılmasını bekliyorum. Önümdeki engelleri çaprazlamak istiyorum. Yolun sonu zaten katiyen gözükmüyor, hatta beş metre ötemi bile göremiyorum. Bu koşullarda beklemek mi, yoksa engelleri pas geçip başka yollara sapmak mı mantıklıdır bilemiyorum ama beklemek istemediğime yüzde yüz eminim. Bu saatten sonra hayatımdaki hiçbir eylemden iyi bir sonuç beklemediğim gibi, kötü sonuçlara da hazırlıklı değilim aslında, her ne kadar hazırlıklı gibi gözükmeye çalışsam da. Anlam aramak, nedenleri sorgulamak, sonuç beklemek yorucu. Ve cidden sabretmeye değer mi emin değilim. En güzeli dümdüz yaşamakmış galiba! Önüne ve arkana bakmadan, hatta ne sağına ne soluna! Seneler eksilirken ömrümden bu genç yaşımda, ben artık yaşamanın değerini yavaş yavaş anlıyorum. Hakkını vere vere yaşamayı kast ediyorum. Öyle bir bulutun içindeyim ki, aşırı hırslı, çalışkan ve bir o kadar da zeki insanlar oluşturuyor bu topluluğun paydalarını. Ben onlara baktıkça, sadece yavaşlamak istiyorum. Uzanmak bir nehrin kıyısında ve izlemek uzun uzun… Nedeni ve niçini boşverin lütfen, en azından sadece bu yazıyı okurken. Mutlu gibiyim, hiçbir zaman emin olamam duygularımdan, üzücü. Kendimi sakin hissediyorum ve herhangi büyük bir hadiseye tepki veremeyecek kadar da dingin. Evet, bir sürü tırmanmam gereken dağ var, ben biraz onların manzarasını izleyeceğim bu sefer de. Nasıl gözüktüklerine bakacağım uzaktan. Bu bir başlangıcın sonu mu yoksa sonun başlangıcı mı? Kim bilebilir! Bir ağrı hissettim boynumun arka tarafında, yaşadığımı hissettim bugün de. Siz bilir misiniz, bazen hayatta her imkan size sağlanmasına karşın hayatın size nedensiz bir şekilde yaşamaya değer gelmemesi hissini. Bilmezsiniz, o yüzden susun ve lütfen yaşamaya devam edin.

 

Claude-Monet-Nehir

  *Claude Monet-Nehir

Niçin Pilav Yemeliyim

Beyaz bir gelin gibi

Beyaz pilav taneleri

Tereyağlı, zeytinyağlı

Havuçlu, tavuklu, soğanlı

Cüceleri adam eder

Beyaz pilav taneleri..

Gururluyum pilav yedim

Vatanıma hizmet ettim

Karnım doldu hamdolsun

Hamdullah senin de bir gözün doysun

Pilav pilav pilav pilav

Fasulyeyi hiç sevmem

Pilav pilav pilav pilav

Emrullah, bu ismi kim niye sevsin

Çiğköfte!

Ben gerçek bir sanatçıyım.

*Pilav yemedim. Pilav yemeyi sevmem.

Koşuyorum Biryerlere

Hava soğuk, yine yanlış mevsimin kıyafetlerini seçmişim bile bile. Hafif bir rüzgar hissediyorum sağ yanağıma doğru. Üşütmüyor, mutlu ediyor rüzgar. Bir bulut yığınının içinden geçeceğim şimdi, yavaş yavaş, sakin sakin…Öyle yavaş ki artık her şey durdu sanki benim için. Ağır ağır yürüyorum. Ne yetişmem gereken bir yer var ne de bitirmem gereken insanüstü işler. Sanki altmış beş yaşında bir delikanlıyım artık. Yıllar geçivermiş ben koşarken oraya buraya. Arkamda beni kovalayan zaman, önümde aslında ters yönde kalan hayallerim. Mutluluğu teğet geçmişim. Nefes nefese kaldım. Yok artık bir gram nefesim alabilecek tekrardan içime eskisi gibi. Yok bir bardak daha su inecek boğazıma usul usul. Mutluluğu teğet geçmişim. Keşke dinlemeseydim sizi de, emekleseydim koşmak yerine, sakat bir köpek yavrusu gibi, belki de sürüne sürüne..

Şimdi bu altmış beş yaşındaki genç kız bir şeyler yapıyor yaşından başından da hiç utanmadan

Datça, Şubat, 2019

Yeşil Gözler

Bana bakan yeşil gözler görüyorum

Derin bir sevgi ve şefkatle

Elimi uzatsam yetişebilir miyim ellerinize

Bu imkansız artık

O ellere ulaşmak

O elleri tutmak bir daha

İmkansız

Hiç bilmediniz belki de

Nasıl da devleştirdiğimi sizi

Ezik büzük bozuk bir domatestim ben

Aptal bir domates

Nasıl sabreder insan?

Bitmek bilmeyen sorulara

Çürük bir domatese, nasıl sabreder?

Anıyorum sizi daima bilmiyorsunuz ama

Her çıldırdığımda anıyorum

Her arkamı dönüp kaçıp gitmek istediğimde

Sonra sorularım geliyor aklıma

Bitmek bilmeyen sorularım

Ve cevapları elbette sorularımın

Tasvir edemem iki cümleyle asla

Sanırım eskiye dair tek anılarım bu sorular

Ve sizin gülümseyen yeşil gözleriniz

Mutlu yıllar

*Van depreminde hayatını kaybeden Türkiye’nin en iyi fen bilgisi öğretmeni Sibel Umaç’a

Biz Yine Orda Olacağız

Son günlerde zamanımın büyük bir kısmını ne yiyeceğime kara vermekle harcıyorum, ne yersem yiyeyim yeterince doymuş hissetmiyorum. Aslında bunun devamlı bir şeyleri yetiştirmeye çalışırken ne yediğimin tadını alamamamdan, hatta çoğu zaman yediğim şeyin görünüşüne, kokusuna bile bakmadan hızlıca yememden kaynaklandığını fark ettim. Şimdi güzel bir deniz kenarında olsaydık ve sadece simit, peynir yeseydik bile eminim daha lezzetli olurdu. Yemek yemeyi seven bir insan olsam da çok kompleks yemekler aramam asla, yediğimden çok hissettirdiği önemli sanırım. Sıcacık beyaz peynirli bir tost mutlu eder beni ya da fırından taze çıkmış bir ekmek… Yeni közlenmiş kestaneler, pazardan alınan taze nanelerle hazırlanan bir salata. Büyüdükçe o kadar doyumsuz insanlara dönüştük ki, ben de dahilim buna kesinlikle, sürekli asla doymayacak gibi daha fazlasını istiyoruz. Kahvaltıya gideceğiz, en çok çeşit nerde var? Şuranın menüsüne yeni bir tatlı eklenmiş, ”Toblerone’lu pide!”. Çok trajikomiktir ki o Toblerone’un kalın pide hamurunun içinde yapış yapış bir şeye dönüşmesi ve dişlere yapışması bir çok insana anlamsız gelmesine rağmen bu müthiş yaratıcılığı kutsamak için oraya gidip yemek isterler. Ve biz izleyenlere de aynı sözleri bin kez duymaktan, aynı görüntüleri bin kez görmekten öğürme isteği gelir. Ben de bir süre kendimi bu furyaya kaptırıp çılgınca yeni şeyler denemeye adadım. Ve sonunda bunların beni hiç ama hiç mutlu etmediğine hatta bir huzursuzluk verdiğine karar verdim. İnsanlar huzur aramıyor kesinlikle. Huzurlu bir aktivite yapmak istediğinizde onlara ”sıkıcı” geliyor, ya da ”Kim şimdi açık havada yürüyecek bu soğukta, deli misiniz gidip Starbucks’a oturalım abii! ” Aynı muhabbetler yine bir vertigo gibi beynimin içinde duygularımın bir köşeden bir köşeye çarpa çarpa yıkılmasına neden oluyor ve hayretle olan biteni izliyorum, durmadan ve durmadan. Sanırım son zamanlarda evden dışarıya çıkmak istemememin sebebi bu. Belki kendimi acı deneyimlerle keşfetmeseydim hala aslında bana mutluluk vermeyen eylemlerin bana mutluluk verdiğini sanarak onları yapmaya ve kendimi kandırmaya devam edecektim yıllarca. Hangimiz konuşmadan oturup susabiliyoruz ya da şu lanet olası telefona bakmadan beş dakika durabiliyoruz? Ben dışarıya çıkıp tüm bu eziyet verici etmenlerin katlanmanın kafamı boşalttığına inanmıyorum. İnsanların hızına yetişemiyorum artık, her şeyi bu kadar düşünmeden yapmaları, hızlıca yaşamaları beni korkutuyor, ya da ben yaşlandım.  Çocukken hep annemlerin izin vermediği şeylerle ilgili, bir gün büyüyeceğim ve şuraya gideceğim, şunu yapacağım diye hayaller kurardım, muhtemelen siz de öyle. Şuan aslında hepsinin ne kadar da boş istekler olduğunu görebiliyorum, çoğunu yapabilirim artık oysa. Mutluluğu orda burada arayan bizler yanılmaya devam ediyoruz. ”Farkındalık” işlerine merak sardığımda beni en çok bu bakış açısı etkilemişti yani hızlı yaşama meydan okuması. İstediğimiz şeylere değil de istememiz öğretilen şeylere ihtiyacımız var gibi yaşıyoruz. Geçen gün kendime yeni bitkiler aldım, anneme göre zaten şunun şurasında maksimum bir sene daha bu evdeyim ve yeni bitki almak fevkalade saçma. Üstelik kim uğraşacak yeni bir bitkiyle? Oysa beni tanımakta hala güçlük çeken ailem eve baştan sona ben istememe karşın yeni halı döşetmeleri yerine bir kova yeşil bir şeyler almalarının beni daha çok mutlu edeceğini bilemiyor. Sürekli insanların ağzında ”Bu nerden çıktı şimdi?” sorusu. Yumurtadan çıktı, ben yumurtladım, oldu mu? Rahatladınız mı? Bazı insanlar sürekli bir açık, bir eksik arıyor. Ben bunu bir puzzle’a benzetiyorum. Bazılarının karakteri 4 parçalı puzzle gibi, anlamsız ve boş. 4 parçayı birleştirsen ne olur, ya da öylece ortaya atıversen! Siz ne kılığa girseniz de, neye benzeseniz de bu değişmeyecek. Nerden geldim ben bu konuya, fark etmeden insanlara sövmeye başlamışım yine! Sakinliğimi korumaya çalışıyorum son zamanlarda ama bazen cidden sabrım sınanıyor. Özellikle karşımda kötü niyet sezdiysem. Cahilce, bilmemekten yapılan eylemlere pek kızamıyorum ama bile bile kötü niyetle yapılan üstelemeler beni ciddi anlamda sinirlendiriyor. Neden bahsediyordum ben? Çiçeklerden ve çikolatalı pideden.  Aydın’da Yenipazar diye küçücük bir kasaba var, pideleriyle ünlü. Ama ünlü diye havalara girip bozulan cinsten de değil hiç! Köy tereyağıyla yaparlar hepsini, mis gibi kokar. Bazen sırf pide yemeye oraya kadar gideriz, oraya gidecek başka bir sebebimiz de yok zaten. Ya da Dalama ilçesinde kuyu tandır. Haftanın bir günü pazarları olur, pazarda satarlar. Böyle bir lezzet yok. Yıllar sonra ailecek Bodrum’a tatile gittiğimizde ünlü bir tandırcı olduğunu söylediler, eee biz Aydınlıyız durur muyuz denemeden. Gittik lokantaya, değişik bir tasarım, bahçede her yerde kuyular var süs olsun diye. Oturduk, yanar dönerli bir şey geldi. Allah Allah, bu da ne!? Altına mum koymuşlar, romantik olsun diye herhalde! (Normalde altında kömür yanar sıcak kalması için) Yarısını yiyemeden kalktık, zaten çiğnenmiyordu etler! Neyse ki ailecek böyle gereksiz ucube gösterileri seven ve onlardan etkilenen insanlar değiliz. Babamın kuzeninin lokantasındaki meşhur kabak tatlısından bahsedeyim size.  Daha iyisi yok, vallahi.  Eskiden Aydın’a bir ünlü geldiği zaman, konsere, tiyatroya vs. onu lokantasına giderdi hiç düşünmeden.  Son karşılaşmamızda işlerinin eskisi gibi gitmediğini, eskiden onun lokantasında yiyen insanların artık köşe başlarındaki tavukçulardan, dönercilerden yediğini söyledi. Üzerine bir de fiyatların pahalı olmasıyla eleştirildiklerini, bu mesleği dedesinden öğrendiğini, böyle bir dönemle 2007 krizinde bile karşılaşmadığını da ekledi. İnsanlar daima kendilerini daha havalı ve donanımlı hissettirecek maskelerine para ve zaman bulurlar ama gerçek ihtiyaçlarına asla! Buradan herkesin yaşaması için kabak tatlısı yemesinin gerektiği sonucuna ulaşmayın lütfen, sadece bir örnek üzerinden anlatmak istedim. Yemek yerken ruhumu beslemek istiyorum, sadece bu kadar. Beni bir deniz kıyısında, özellikle en sevdiğim yer olan Datça’da, elimde bir şişe birayla günbatımını izlemekten daha mutlu eden bir şey olamaz. Datça hayatımın en önemli noktalarında hep yanımda olmuştur, çok garip ya da ben abartıyorum her zamanki gibi. Ve sadece orda olma düşüncesi bile beni heyecanlandırıyor, oradaki insanlar da farklı, biliyor musunuz? Kendimi Datça’da hiç yabancı gibi hissetmiyorum. Ya da kendilerini ispatlamaya çalışan kalabalıklardan kaçmak zorunda gibi. Sabah sahilde köpeklerle birlikte yüzersiniz, çok köpek vardır, gerçekten çok ama çok. Datça daima sessizdir, daima sessiz. İnsanları… O kadar çok seviyorum ki insanlarını, tanımasam da çoğunu, düşündükçe daha fazla seviyorum, daha fazla! Yolu çok virajlıdır, herkes göze almaz gitmeye. İnşallah da yenilenmez yolları. Belki de tanrı sadece bazı insanlar gitsin diye böyle en en köşede kalmış noktaya koymuştur onu. Böyle anlattım diye heveslenip gözünüzde büyütmenizi istemem, muhtemelen siz de birçokları gibi ”Eee ne var yani burda, burası köy gibi!!” diyeceksiniz ve inanın bu beni hiç mi hiç gücendirmeyecek 🙂 Datça’nın koyları vardır, gitmesi imkansız. Ben tekne turlarıyla gidiyorum gittiğimde, yolu anlattıkları kadarıyla beni korkuttuğu için kara yolunu tercih etmedim hiç. Haaa bu arada tekne dediysem, Knidos’a doğru yazın en sıcak aylarında bile bitmek bilmeyen bir rüzgar eser, tekne havaya uçacak sanırsınız bazen, o da yamandır yani, dikkat! Bu zorlu yollardan sonra Mesudiye, Ovabükü ve Hayıtbükü koylarına ulaşırsınız. Gerçekten de birkaç pansiyon, üzüm-şarap bağı, çiftlik dışında hiçbir şey yoktur buralarda. Hiçbir şey… Buralarda beyni cehaletle ve bayağılıkla dolu insanlarla asla karşılaşmazsınız, garantisini ben veriyorum. Ya da sokakta gördüğünüz tanımadığınız birisiyle Eudoksos hakkında konuşabilirsiniz sorgulamadan. Sizi kimse pespaye bir kıyafet giydiğiniz için yargılamaz ya da kirli bir havluyla dolaştığınız için. Bu konulara nerden geldim inanın hatırlamıyorum ama bu vesileyle Datça özlemimi biraz olsun gidermiş oldum. Datça ve Hisarönü körfeziyle ilgili anlatacaklarım bitmez, belki bir başka sefere.  Herkes dönsün köyüne, gitsin uzaklara, biz yine orda olacağız belki elimizde bir şişe şarapla! Ve elbette Can Yücel’i anacağız.

maxresdefault11429683_ey0a_webohhx3bfqxcpai3wmr10mtptlb20xgfx8a-u

images1is0ji6w

Kuyu tandır, kötü gözüktüğüne bakmayın 😀

 

Datça ve Hisarönü körfeziyle ilgili daha detaylı bir yazı yazmayı düşünüyorum müsait olduğumda 🙂 İyi haftalar 🙂

Hepiniz Aynı Tarlanın Mahsülüsünüz

Son zamanlarda telefonları insanların suratına kapatmak gibi ergence bir alışkanlık edindim. Ne olursa olsun böyle bir saygısızlık yapmamın mantıklı bir açıklamasını bulamıyorum. Fakat saçma sapan bir şey duyduğumda hissettiğim anksiyeteye engel olamıyorum ve telefonu suratlarına kapatıveriyorum. Buna en çok maruz kalan kişi olan babam, duruma beklediğimden daha iyi alıştı doğrusu. Hatta o kapatıyor artık ben kapatmadan. Babamla tartışmalarımız öften püften nedenlerden olur genelde, o da bana benzediği için mutlaka tartışacak bir konu buluruz ama asla ikimizi de ilgilendirmeyen konular olur. Günler geçtikçe babama ne kadar benzediğimi fark ediyorum, onun kadar çalışkan ve kararlı değilim henüz ama onun kadar inatçıyım! Ne olursa olsun hayatta bana asla kıyamaz, bilirim. Ailede herkes bir şey istediğinde beni kullanır, babasının kızı diye. Bugün telefonda kan tahlilleriyle ilgili konuşurken konu birden bire cerrahinin TUS puanına geldi. (Ne alaka ?) Babam kadınların cerrahi seçmemesi gerektiği hakkında bir şeyler söylemeye başladı, hatta üstüne sen böyle bir yanlış yola girmek isteseydin biz sana engel olurduk, hayatını mahvetmene izin veremem gibi bir şeyler de saçmaladı. Benim nevrim döndü doğal olarak, içimden küçük bir canavar çıktı. O kadınların çok iyi bir cerrah olacağını düşünüyormuş ama ülkedeki şiddet olayları vs. nedeniyle ben seçersem hayatımın hatasını yaparmışım! Ben zaten cerrahiden bir süre önce vazgeçmiştim ama böyle düşünmesi beni inanılmaz derecede hayal kırıklığına uğrattı. Fark etmese de ya da bana belli etmemeye çalışsa da bunları cinsiyetçilik içgüdüsüyle söylediğini düşünüyorum. Bir kez daha bu ülkedeki erkeklerin muhtemelen dinsel tercihlerinden ötürü  öğrenilmiş bir cinsiyetçilikle her olaya kafalarındaki yargılarla yaklaşmalarının asla engellenemeyeceği gerçeğiyle yüzleştim. Bunu söyleyen kişi Araplardan sonuna kadar nefret edip ilkokulda sure ezberlemeyeceksin ne istiyorsan onu öğreneceksin diyen bir kişi, ülkenin geri kalanını hayal bile etmek istemiyorum. Aslında Müslümanlıkta böyle kavramlar olduğuna inanmıyorum, yeterince bilgim yok bu konuda. Fakat şu kesin ki hepiniz aynı tarlanın mahsulüsünüz. Cidden nefret ettim artık bu ülkede kadın olmaya çalışmaktan. Bu ülkede cinsiyet değiştiren insanlar bile kadınlardan daha çok saygı görüyor. Aydını, yobazı aynı. Uzak diyarlara gitmeye çalışarak ne kadar doğru bir karar verdiğimi tekrar anladım. Kendi arkadaşlarım arasında bile bunu çok net hissediyorum. Kadınların güçsüzlüğüne ne kadar inandıklarını aslında her hareketleriyle ispatlıyorlar fark etmeden. Sürekli koruyucu  bir tavır var, kadınlar için yeterince güvenli bir yerde yaşamadığımız içinmiş!Bu güvensizlik tek neden değil kesinlikle. Bazı şeyler toplumun kodlarına yazılıyor ve asla değişmiyor maalesef. Örneğin bir arkadaşımla yemek yemeye giderim, hemen gereğinden fazla samimi bir garson gelir, yenge ne istiyor der. Çünkü onun kafasında bir erkekle kadının arkadaş olup yemeğe gidebileceğini düşündürebilecek beyin bölümü gelişmemiştir henüz. Ya da gereksiz bir şekilde kadınları sahiplenme, koruma çabası. Bir kadın tek başına yaşamaya kalkarsa bütün mahalleli onu sahiplenir, iyi niyetlerinden. Ablaları olur adeta, biz ablaya göz kulak oluruz, biz ablaya bakarız. Kişiler ”Abla” diyerek benden sana zarar gelmez mesajı vermeye çalışmaktadır aslında, yani zarar gelme ihtimalini düşünmüştür, yanlış anlaşılmanın önüne geçmiştir. Bu kelime kişilerin kirli zihniyetlerinin bir ürünüdür. Kirli zihniyeti olmayan kişiler araya zaten bir sınır koymaya da çalışmazlar. Yıllarca İngiltere’de yaşamış, Türkiye’ye dönmüş, öğretim görevlisi olarak çalışan çok değerli bir aile dostumuz var. Tek başına, şehrin en elit semtlerinden diyebileceğimiz bir yerde güzide bir mahallede kalıyor. Komşuları eğitimli ve belirli sosyal statüde insanlar ama yine de yalnız yaşayan kadın(!) algısını kıramadığını söyledi üzülerek. Bu sadece az gelişmiş ülkelerde karşılaşılabilecek cinsten bir sorundur işte. Türkiye’de bir kadın tek başına yemek yiyemez, tek başına bir kadeh bir şey içemez rahatsız edilmeden, tatile gidemez. Daha bu yaşımda kendi hür irademle tek başıma yemek yemeye gittiğimde, ki artık bazen tus muhabbetini kaldıramıyorum özellikle de yemek yerken, insanların ahh canım arkadaşın yok mu yalnız mısın, yazık diyerek baktıklarını, hatta bazen cesaret edip sorduklarını gözlemleyebiliyorum. Bazen ki eğer yeterince sinirlendirildiysem oturup her şeyden istiyorum ve aheste aheste yiyorum. Çoğu kadın arkadaşım abarttığımı düşünüyor ve bu olanları ”gelenek” etiketi altında, toplumun huzurunu korumaya yarayan normal kurallar olarak görüyorlar. Çoğu zaman ne dediğimin anlaşıldığını da sanmıyorum ya neyse. Kadınlar yalnız yaşayamaz, ayaklarının üzerinde duramazdı ya sahiden, değil mi? Ne kadar salaksınız, siz ve sizin kirli zihniyetinizden sadece tiksinmiyorum, bir cumhuriyet kadını olarak meydan da okuyorum! Siz bizden daima, asla erkeklerin muhabbetlerini anlayamayacak, onlara bağımlı, her türlü aşağılanmayı, aldatılmayı aslında hiç de olmayan aile bütünlüğünü korumak için sineye çekecek, çaresiz aptal bir Barbie bebek olmamızı beklediniz. Kalıplar içine sıkıştırdınız, kendi keyfinize göre bedenlerimizi, ruhlarımızı değiştirmemizi istediniz. Üstelik hepiniz de bunlarla kısıtlamaya çalıştığınız kadınlardan kat be kat daha aptalsınız! Belki de bundan korkuyorsunuz, zekanızın  asla anlamaya yetmemesinden. Siz daha olan biteni kavrayamadınız. Bir amip gibi yaşamak çok zor olmalı sizin için bu yüzyılda, mağara devrinde yaşamalıymışsınız siz, daha kolay olurdu. Siz kadınları sevdiğiniz için yanınızda istediğinizden falan değil sizi temsil edebilecek, eksikliklerinizi tamamlayacak ama asla da daha zeki olup bir adım önünüze geçemeyecek bir nesne olarak görüyorsunuz, bir canlı olarak değil! Siz hayatınızı paylaşacak insanlar aramıyorsunuz, kolunuza takıp gezdirebileceğiniz süs eşyaları arıyorsunuz. Korkarım ki çoğunuz megaloman ruh hastalarısınız. Özellikle hastane ortamında öyle iğrenç megaloman manyaklıklarla karılaşıyoruz ki ne ben anlatayım, ne de siz sorun. Zor bir hayatım olacak belki ama asla ve asla aptal bir Barbie bebek olmayacağım. Bu uğurda ölen tüm kadınlara ve mutfaktaki gazı açıp intihar eden güzel Slyvia Plath’e özellikle de

1517601945_ddacec_sm.jpg

 

25.01.2019