Kölesi Olmuş

Gözlerimi kapatmışçasına görmeden ve bilmeden

En sadık dostlarımla oturuyorum

En sadık ve merhametliler onlar

Hatta merhem olmuşlar onlarca yaraya

Durmadan akan, kanları üzerindeyken henüz

Göremediğim bir halıya basıyor ayaklarım

Sanki devrilmez bir çınarım işte

Kölesi olmuşum tüm bu zamanların

Derinlere dalarım belki iklim izin verirse

Bu kış çok sert geçti

Yazı tahmin etmek zor

Yarını tahmin etmek zor

Bize İyi Davranan Herkesi Sevmek Zorunda Mıyız?

Zaman zaman sevmediğim ve ısınamadığım insanlara karşı kendimi kötü hissediyorum. Sanki onları sevemediğim hatta bazen de nefret ettiğim için tüm suçlu benmişim gibi. İçimdeki tüm kötülüğümle bana karşı iyi davranışlar sergileyen bu insanları nasıl olurda sevmem, hatta görmek, seslerini duymak istemem? Bu kişiler bazen sadece yolda yürürken karşılaştığımız ve yol vermediği için sinirlendiğimiz biri olabilirken, uzun süre birlikte yaşamak zorunda olan ve aslında bize emek harcayan insanlar da olabiliyor. Ben bu sorunun cevabını aramaktan ve kimin vicdanı daha ahlaklı diye cevabı olmayan sorular sormaktan uzun süre önce vazgeçtiğim için bir süredir kendime sevmek istemediğim insanları sevmeme özgürlüğü veriyorum. Mesela sizin için çok emek harcamış gibi görünen birisi var ama aynı zamanda bu kadar emek harcamak için hem kendisinden hem de sizden birçok şey feda etmiş. Hatta öyle bir noktaya gelmiş ki içinizden bir ses, emek falan istemiyorum, sürünmek hatta açlıktan gebermek istiyorum diye yalvarıyor karşılaştığı ruhani eziyetler sonucu. Sadece bir iyiliği yapmanın değil yaparken nasıl yaptığının da önemi var bu noktada. Mesela yolda yaralı bir kedi gördünüz ama kediye alerjiniz var. Ama iyi bir insan olduğunuz için o kediyi hastaneye götürmeniz gerekiyor. Yoksa kedi orda ölecek ve sizden başka o kediyi kurtarabilecek birisi de yok. Kediyi hastaneye götürürken hem zamanınızı hem de paranızı harcayacaksınız büyük ihtimalle. Ama bu büyük özveriyi gerçekleştirip kendinizi değerli ve övünülesi hissetmeye de ihtiyacınız var insanlığınızın gereği. Sonuç olarak kedinin boynuna bir ip bağlayıp sürüye sürüye hastaneye götürmeye karar veriyorsunuz. Kedinin ne istediği ya da o sürünme esnasında neler çekeceği umrunuzda bile değil o esnada. Siz hastaneye götürüp veterinerlere olağanüstü çabanızı anlatmaya odaklanmışsınız. Kedi yerinde olsaydım bunca eziyeti çekeceğime ve yolun sonuna vardığımda kendi rızamla ölmek isteyeceğime, hiç o yola çıkmadan ölmek isterdim. Belki içinizde kanayan yaraları saramadığınız için kedinin yaralarını sarmak istediniz. Ama alerjisi olan bir insanın, kediyi elinde tutamayan bir insanın kedilere yardım etmek için önce gidip kendini tedavi ettirmesi lazım ki başka kedilere layıkıyla yardımcı olabilsin. İşte bu kedi misali, bazı insanların iyi niyetleri uğruna yollarda sürüklendiğimi çokça hissettim. Bunun bir de şu versiyonu olabilirdi, kediyi iyileştirip artık kediden ona hizmet etmesini bekleyen bir kişi versiyonu. Sonuçta kedi o olmasaydı ölecekti, kediyi o kurtardı ve şimdi sokaklara düşerse muhtemelen yine ölecek. Kedi onunla yaşarken bazı şeylere aklı ermediği ve bir insan kadar zeki olamadığı için sahibini devamlı kızdıracak ve belki de şiddet görecek. Bu aşamada sahibi hala iyi birisi mi? Bunu sorguladığım için ben kötü birisi miyim peki? Hayır, hayır hayır. Bir kediye katlanamayacaksanız ona asla yardım etmemelisiniz. Hiçbir kedi ve insan aynı evde yaşamak zorunda değil. Unutmayın ki bazen onurlu bir ölüm yaşamaktan daha kıymetlidir.

Nedeni Olmayan Eylemler

Şuan olduğumdan daha genç bir bireyken, bana ulaşması çok zor görnen bazı noktalara ulaştığımda hayatımın daha yaşanmaya değer olacağına körü körüne inanmıştım. Bu inanç o kadar kuvvetliydi ki, bu bana tüm hayatımı şekillendirmeye yetecek o gücü, durmak bilmeyen çalışma azmini veriyordu. Elbette dinlenmeye gerek yoktu, bu yolun sonunda ulaşılacak büyük zaferler ve elbette daha değerli, naif, yararlı bir insan sıfatına laik olmanın doldurulamaz gururu olacaktı. Eğer hayalperest bir ergenseniz, bu köklü inançlar, normalde sorguladığınızda asla yapmayı kabul etmeyeceğiniz saçmalıkta şeyleri yapmanız için sizi gazlayabilir. Ama tüm bu kazanımlar için, kendinizin de dahil olmak üzere dünyadaki hiçbir makamın onayına ihtiyacınızın olmadığını anladığınız vakit, kendinizi nedeni olmayan eylemler içinde bulacaksınız. Bunların en başında da büyük başarılar elde etme gerekliliği yatıyor tabii ki. Zaman içerisinde bununla övündüğünüzde size verdiğini iğrenç ve değersiz hisleri bir kenara bırakın, hayatınız boyunca üzerinize yapışan bir tanım, hatta ikinci adınız olmaya başladıysa dikkat. Ben her şeyden bağımsız bir birey olarak var olamaz mıyım, dünya beni böyle kabul edemez mi? Sadece adımı oluşturan altı harfle.

Kısacık Bir Mola

Bu yaşımıza kadar birçok şeye anlam yükledik, eylemleri sorguladık, tökezlediğimizde karşımıza çıkan işaretleri ilahi bir sembol olarak yorumladık ve sonuçların sebeplerine gereğinden fazla inandık. Her düşüşümüzün ardından kalkmakla ödüllendirileceğimiz ve ilahi adaletin elimizden tutup kalkmamıza yardım edeceği düşüncesine öylesine çok bağlandık ki çoğu zaman dizimiz kanarken oluk oluk, biz sadece sabırla bekledik. Bazı sabahlar düşünüyorum, bu ilahi neden sonuç ilişkisini bize kim öğretti ya da aldığımız hangi ,ufkumuzu olağanüstü genişleten(!), eğitim sistemi bize bu düşünce yapısını verdi? Kötü notlar aldığımızda hep ardından bizi daha iyisinin beklediğine inandık çünkü bize göre hak ettiğimizi daha alamamıştık. Kim söyledi başarıyı hak ettiğimizi ve nereden bu kadar emindik başarısızlıklarımızı reddetmemiz gerektiğine? Herkes kadar ben de doğru ve yanlış şeyler yaptım ve yanlışlara hüküm giydirirken vicdanımın derinliklerinde, mantıklı sebepler uydurdum yüreğimde. Yanlışlara karşı olağanüstü bir nefret kustum sanki bunları seçmemin sebebi içimdeki karanlık kişiydi sadece, onu cezalandırıp hapsetmek istedim. Bununla yetinmedim, başkalarının vicdanındaki karartıları da buldum ellerimle kazıyarak ve onları bağışlatmak istedim milyonların vicdanına. Öyle bir inanmıştım ki evrenin doğru düzenine, sanki her durum kontrol edilebilirdi yeterince emekle. Hayatımın bu evresinde öğrendiğim en büyük gerçek tüm bu bakış açısının sadece bir yalandan ibaret oluşudur ve bu yaşımda hayat bana bunu öğrettiği için ona minnettarım. Yüreğimdeki doğruluk mu cesaret mi oyununa son verdiğimde gerçek doğruya ulaştığımı fark ettim. Bazen bir kütük olmayı kabul ettim, bazen yanlış yapabilmeyi hayatta ve bunların sonucuna katlanabilecek yüreğe sahip olmayı. Sonuçları illa bir nedene bağlamamayı öğrendim, benim için her ne kadar zor olsa da. Birbirimizi sonuçları düşünmeden sevebildiğimiz bir dünya yaratmayı öğrendim ve çevreme toksik etkilere karşı güçlü bir zırh örmeyi öğrendim. Teşekkür ederim yaşadığım 24 sene ve iki ay

Doğru Olan Yanlışlar Var

Çevresiyle ilgili olaylar üzerine çok düşünen biri olmam aslında çocukluğuma dayanıyor. O zamanlarda da sanki üzerime vazife olmayan işleri düşünüp durduk yere kendime ekstra bir yük yüklediğimi hissederdim. Annemle bir misafirliğe gittiğimizde, teyzelerin abartılı davranışları, sürekli bir şeyler ikram etmeye çalışmaları, evlerinin kusursuzluğu ile övünen arkadaşları, bende tarif edilemez bir çaresizlik duygusu uyandırırdı ve sebebini bilmediğim bir şekilde eve gidene kadar başım ağrırdı. En korktuğum şey büyümek ve o çaresizliğin içinde kaybolmaktı kuşkusuz. Ben de bu kadere mahkum olabilir miydim?Nasıl da kollarına taktıkları altın bileziklerde hiç yorulmadan kısır kaşıklamaya devam ettiklerini düşünürdüm. Bu derin düşüncelerim evin pasaklı çocuğunun gelmesiyle dağılır, annesinin ilgisizliği ile birleşen onunla muhatap olma zorunluluğu beni gereksiz bir strese sokar ve kaçıp gitme isteği uyandırırdı. Eve döndüğümüzde hızlıca pijamalarımı giyer ve odamda yere uzanır, çocuk dergileri okurdum. Babamın işte olduğu, annemin ise mutfakta yemek yaptığı bu saatler, benim işin eşsiz bir inziva, düşünmek için ise son derece uygun zamanlardı. O yaşlarımı daima odamda kendi başıma oturup çoğu bana korku veren, bazıları ise eğlendiren uzun düşünmelerle hatırlayacağım. Doğrusu, yıllar geçse de bu özelliğimden pek de bir şey kaybetmedim. Engel olamadığım bir şekilde, sokakta gördüğüm bir insanın gerçek dışı analizini yaparken buluveriyorum kendimi. Yaklaşıyor muyum gerçeklere, pek de mühim değil aslında. Merak ettiğim gerçekler de değil esasen. Tüm bunların yanı sıra sabah saatlerinde gelen küçük aydınlanmalar beni inanılmaz mutlu ediyor ve düşünmenin gücü önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum. Bu sabah fark ettiğim şey, aslında kişisel özelliklerimizin ne kadar da birbirinden farksız ve önemsiz olduğu üzerineydi. Biz bu kadar büyük bir evrenin içinde yaşayan üç beş kişi olarak hangi hakla partiler kurup siyaset yapmaya cesaret buluyoruz, kaldı ki bizim olmayan her şey için de bir hak iddia ediyoruz. Kendimizi aslında hiç var olmamış davalara adıyoruz belki de, bize göre doğru olan ama asla doğruluğundan emin olamayacağımız hükümler, seçimlerimiz oluveriyor. Hatta bununla da kalmayıp, insanlara da bu etiketleri yapıştırıveriyoruz. Tıpkı, altın bilezikli teyzelerin bende bıraktığı korkunç çaresizlik duygusuyla onlara aşağılayıcı bir etiket yapıştırmam gibi. Şöyle özetlemem gerekirse, anlatmak istediğim şey, bizim etiketlerimizin aslında hiçbir zaman gerçekleri yansıtmadığı ve o insanların o etiketlerle mutlu bir hayat sürebileceği kesinlikle. Ben büyüdükçe, herkesin kendi tercihine saygı göstermeyi, kendi kendime öğretiyorum. Evet, oldukça zor oluyor. Özellikle haksızlıklara ve kötü muameleye boyun eğen insanların o şartlarda mutlu olabileceğini ve benim düşüncelerimin onlar için doğru olan olmadığını kabul etmek bir hayli zor. Ama böyle düşündükçe özgürleştiğimi hissediyorum ve çocukken sırtımda hissettiğim yük gittikçe hafiflemeye başlıyor. Bırakalım da herkes nasıl yaşamak isterse öyle yaşasın bundan sonra.

Her Zaman Her Şey Değişir

Biz insanlar, her şeyin daima aynı kalmasını ve özellikle de mutluluklarımızı sonsuza dek muhafaza etmek isteriz. En azından ben böyle bir insandım. Bozulan düzen bizi korkutur ve kötü de olsa varolanı sürdürmek daha kolayımıza gelir. Onca risk ve tedirginlikle birlikte en baştan başlamaktır sanki kendimize yapacağımız asıl kötülük. Ancak artık asla bir nedenin ve doğuracağı sonucunun sadece doğru ya da sadece yanlış olduğuna inanmadığım için bu değişimlerin de bizim hayatımızı keskin bir şekilde doğru ya da yanlış yöne sürükleyebileceğine asla inanmıyorum. Ne kadar acınası bir durum olsa da, ben de çocukluğumdan bu yana olayları hep siyah ve beyaz resimler olarak gördüm ve siyahları beyaza çevirmek için didinip durmanın en doğru şey olduğunu yalanıyla kandırıldım. Çevremdeki insanların tepkilerinden anladığım kadarıyla aslında toplumumuzun çoğu bu fikri benimsemiş. Belki de o yüzden bataklığa saplandığımızı düşünüp kötü muameleleri çaresizce kabul ediyoruz ya da avaz avaz bağırarak tam zıttını söyleyerek sonuçsuz isyanlarla sadece kendi kendimizi yoruyoruz. Artık asla tek bir doğru ve yanlış olduğuna inanmıyorum ve hatta böyle keskin görüşlerden ve tanımlamalardan nefret ediyorum. Nasıl meydana geldiğimizi bile tam olarak bilmezken nasıl kendi vasat fikrimizin kesinlikle doğru olduğunu düşünebiliriz ki? Bu yüzden şuan gündemdeki olayları durmadan biryerlere çekip yorumlamaya çalışan mükemmel inançlı evren anaları ya da siyasi simaları gülünç buluyorum. Yaşayabilmeyi becermek için öncelikle insanın kötü bir varlık olduğunu ve her zaman hatalar yapacağını kabul etmemiz şart. Ve maalesef bunun sonuçlarına iyi ya da kötü demeden bir şekilde gidişatın parçası olarak kabul edip katlanacağız. Ben iyi ya da kötü bir şey olduğunu gerçekten düşünmüyorum. Ve biz insanların hayvanca duygularımıza teslim olarak benliğimize saygısızlık yapacak eylemlerde bulunmasına da şaşırmıyorum. Sonuçta sadece insanız, çok da bir şey beklememek lazım.

Sabah

Sabah kahvemi demledim, balkonuma çıktım. Kuş cıvıltıları eşliğinde hafif bir serinlik hissediyorum, müthiş bir gün her şeye rağmen. Daha önceki yazılarımda da muhtemelen bahsettiğim karşı apartmanda oturan teyzeciğim de erkenden kalkmış belli ki, çamaşır asıyor. Ailemizde herkes alerjik bir hastalıktan muzdarip olduğundan yıllardır burnuma gelmeyen parfümlü yumaşıtıcı kokusunu alıyorum. Bu bile hoşuma gidiyor. Sanki tekrardan 9 yaşındayım ve birden beş sene önce vefat eden komşumuz bana laf atacak ve daha sonra da annemle günün muhabbetini yapacaklar. Yıllarca tek çocuk olmanın verdiği sıkıntıyla evde kendi kendime edindiğim uğraşları ve annemin olağanüstü çabalarını hatırlıyorum birden. Babamın işyerinden getirdiği kumaşlarda bebeklerime elbise dikmem ve arka balkonumuzda Aydın’ın yakıcı güneşi vurana kadar oturup yeşil erik yemem geliyor aklıma. Her şey bir o kadar sakin ve zararsız ayrıca tüm kısıtlılıklara rağmen de ulaşılabilirmiş. Yeni mayalanan bir yoğurdun tadı ve bahçeden topladığımız salatalıkların tazeliği gibi bir his geçiyor içimden kısa bir süreliğine. Yıllardır bu tempoda sıkışıp kalmış bir yetişkin adayı olarak tüm bu değişimi bedenimin nasıl da kabul ettiğini merak ediyorum . Belki de etmemiştir ve birçoğunuzda olan migren illeti, tüm bu saatlerce masa başında ders çalışmamın sonucudur, bahçede toplanmayı bekleyen salatalıklar dururken. Eski insanlar, bedenen çok çalışıp bizden daha şansız olduklarını söyleyip dururlar hep. Evet belki köylerde hiç deniz görmeden yaşadılar ve iş gücü olarak bizden daha fazla enerji harcadılar. Ama inanın, istediğim zaman marketten istediğim yiyeceği alıp istediğim televizyon programını izleyebilme özgürlüğündense bütün gün tarlada çalışıp patlıcan toplamayı tercih ederim. Şimdi 2000’li yılları da görmüş bir nesil olarak, bu kısacık ömrümüzde bile yeniliklerin bedenimizi nasıl tükettiğini görüyoruz. Belki de atalarımız, bunca yorulmayı ve az bir parayla sobalı evlerde oturmayı kötü bir şekilde tecrübe ettiklerinden , imkanlar geliştikçe bizim bu gelişmeleri kaldırabileceğimize ve tamamen yararımıza kullanabileceğimize inandılar.  Bunca stres ve hastalık tehditi onların bildiği kavramlar değildi ve asla yaşamlarının bir parçası olmadı. Bu yaşadığımız gelişmenin sonuçlarıyla baş etmeyi öğrenebiliriz umarım. En azından ben henüz çözemedim. Her gün süt kutusunu elime aldığımda hissettiğim kötü bir duygu var ne ben tam olarak bu duyguyu tanımlayamıyorum. Keşke bir ineğim olsaydı, o zaman çok iyi tanımlardım kuşkusuz. En kısa sürede ineklerle koşmak ümidiyle…

Çarşaf Silkme Saati

Evimle ilgili en sevmediğim şey hemen dibine inşaa edilen apartman ve pencereden baktığım her vakit, apartmandaki insanlarla mecburi bir şekilde hayatımı paylaşmam sanırım. Sürekli temizlik yapan annelerin her saat başı balkondan bir şeyler silkmesi, ilk bakışta anlaşılması zor bir durum gibi gözükse de düşündükçe kendi içinde anlam kazanmaya başladı. Zamanla gözlemleme fırsatı bulduğum bu  ritüel, bir çeşit meditasyon ya da günün tüm sıkıntılarından arınmak için gerçekleştirilen bir eylem gibi . Bunu ilk bakışta anlayamasam da zaman içerisinde beni rahatlatan birtakım aktiviteleri hiç yapmasam evde kalmak ne kadar da dayanılmaz olurdu diye düşünmeye başladım. Tıpkı sıkıntım geçene kadar spor bisikletini çevirmem gibi, teyzelerin de tüm kuvvetini vererek gerçekleştirdiği silkme eylemi günlük ruh halini yansıtıyordu. Bazen sakince silkip işlerine geri dönen teyzeler, bazen de öfke ve nefretle hareket ediyor, ellerindeki kilimi bir sağa bir sola çarparak sanki tüm mahalleye ayar çekiyor. Bunları düşünürken arkadan dinlediğim podcast, ülkemizin mutluluk sıralamasında 150 ülkeden 94. olduğu bilgisini veriyor.   Ülkemizde insanların kendi dünyalarını yaratamadığından ve çok fazla birbirimizin hayatını sabote ettiğinden bahsediyor. Gerçekten de toplumumuzda nesilden nesile gelen sinir, asla olması gerektiği gibi yaşanamadığı ve bastırılarak yetişkinlerin dünyasında farkı eylemlere dönüştürülmeye çalıştığı için, kimse duygularını bile fark edemiyor. Artık belli başlı bir eğitim seviyesine ulaşabilmiş gençler olarak ve elbette eski zamanlardaki geçim dertlerinden de uzakta  mutsuz olduğumuzda bu duyguyu anlayıp nedenlerini ve sonuçlarını sorgulayabiliyoruz. En azından bir kısmımız. Fakat şuan yaşayan orta yaşta insanlar maalesef bunları asla zamanında fark edemedi ve hala bunların getirdiği hastalıklar devam ediyor ve aktarılıyor yeni nesillere. Bunları düşündükçe bazı şeyler daha anlamlı gelmeye başladı. Teyzeye tekrar baktım ve aslında sandığımdan daha genç yaşta olabileceğini fark ettim. Genç yaşta evlenip çocuk doğurup geçim derdine düştüğü bir hayat sonrasında kendisine evde bir yer edinmiş ve belli ki üstlendiği bu vazifeleri kusursuz bir şekilde gerçekleştirmeye çalışmış. Üzülmüş, sevinmiş, kalbi kırılmış ama hiç atlamamış çamaşır silkmeyi. Gereksiz gelmiş, şımarıklık gibi üzülüp bir köşede ağlamak. Oysa içten içe yaşamış her çaresizliği. Belki de bizim yaptığımız gerçek bir şımarıklıktır, teyzeleri sorgulamak yerine.

Kayıp Giden Zamanın Yarattığı Burukluk ve Geçim Derdi

Bir süredir evdeyiz ve umuyorum ki henüz hastalık bizi ele geçirmedi. Bu süreçte herkesin hayatta ilk kez deneyimlediği birçok şey oldu. İlk kez yemek yapanlar, kendini sanata adayanlar ve hatta ilk kez çamaşır yıkamak zorunda kalanlar. Ben ise ilk kez bir evim olduğunu hissettim. Uzun zamandır tek yaşıyorum ve genelde dışardan yiyen bir insan olduğum için eve dair pek bir sorumluluğum olduğunu açıkcası hiç düşünmemiştim. Arada bir çalışan çamaşır makinesi ve sadece içerisindeki kahve kupaları ve ve yulaf kasesi için çalışan bulaşık makinesi. Hemen karşılarında ise içinde ne olduğunu bilmediğim koca bir dolap ve açtığımda her şey üzerime devriliverecek gibi hissettiren bir başka dolap daha. Bu ev sanırım ilk bakışta gördüğüm eşyalardan daha çok şey barındırıyor içinde. Tıpkı bir çocuk gibi, kapıları nazikçe kapatarak, elimi bile aynaya su sıçratmadan yıkayarak sadece gerçekleşebilecek şevkatli bir muameleyi en derinden hak ediyor.  Ben bunca sene nerede yaşadım bilinmez, ama çekmecenin en arkasına sıkışmış zarif çaydanlıkla daha önce karşılaşmadığım kesin. Hemen fark ediyorum, deterjanım bitmek üzere. Daha önce hiç deterjanım bitmedi ya da bitmeden önce birileri yedeğini getirip koydu hep. Bunun gibi ufak farkındalıklar işte. Bu içselleştirmeyi bir başka açıdan ele alırsak bu evde ben yaşadıkça burada yaşadığıma dair izler bıraktığımı ancak görebilmeye başladım. Evet, ben burada yaşadım, bazı duvarlarda ellerimin izi var, ve yerlerde de birkaç çizik belki. Koltuğun üzerinde oturdum saatlerce ve minderleri eskisi kadar sağlam değil artık. Yemekler yaptım mutfakta ve bazen sağa sola sıçradı farkında olmadan. Bu ev, benim taşındığım ev değil artık. Belki daha fazlası, belki daha azı. Ve benden sonra yaşayacak insanlar da kendi  izlerini bırakacaklar duvarlara ve kanepeye. Bir eşya, eşyadan daha fazlası olacak ve içinde barındırdığı bir sürü tuhaf yaşanmışlıklarla zaman akıp geçerken o orada zamana meydan okuyacak, ta ki süngerleri eskiyene kadar. Ve işte ancak o zaman yaşanmışlıklar sıfırlanacak, yerine yeni bir koltuk geldiğinde. Belki de bu yüzden eşyaların ve içinde bulunduğumuz evlerin hepimize hissettirdikleri farklıdır. Ya bizim geçmişimize ya da onların geçmişine bağlı bir değişkendir. Çocukken salonumuzdaki televizyon bana hep korkunç gelmiştir. Korkunç derecede büyük ve hantal. Avizelerin parıltısı gözlerimi kamaştırmıştır ve bu sebeple de sanki her an gösterişli taşları kopup üzerimize düşecek gibi diken üzerinde dakikalarca avizeyi izlermişim. Avizeler değişir ama hissettirdikleri aynı kalır bazen. Önemli olan frekansımızı tutturabilmek yaşadığımız evlerle ve yeni gelen koltuklarla.

Saat İçin Üzgünüm

Gömleğimdeki leke hala çıkmamış, peki şu porselen bardaktakilere ne demeli ? Yenisini almanın vakti geldi sanırım. Oysa her birinde o bardaklardan içen insanların bir izi var gibi ya da sadece bir kahve lekesidir hepsi. Saat öğlene yaklaşmak üzere, birçok insan için günün erken saatleri. Benim için ise işlerime odaklanmak için mükemmel bir zaman dilimi. Mutfaktan gelen arasındaki peynir erimiş sımsıcak bir tostun kokusu ve sabırla demlenen yanmamış bir çay tadı, bergamotlu. Ya bu kokuyu hiç bilmeseydim diye aklımdan geçiriyorum bir an için. Korkunç bir durum hem de gece aniden duyulan tıkırtıların yarattığı tedirginlikten de büyük. Bir gün kaybetmek yahut artık kokuyu fark etmemeyi kast ediyorum ya da mutlu olmamak burnumuzdaki en hassas reseptörlere ulaşsa bile. Ne diyorum, önemli olan buna şuan sahip olmak sanırım ve birden herkesin  bu çoşkuyu ruhunda hissetmesi için gelen önlenemez bir istek!  Gerçekten de insanın zorluklar karşısında tükendiğini fark etmeden tükenmeye devam etmesinin tek yolu bu. Karşı konulamaz istek ve altında yatan çoşku hali. Sokağa çıkıyorum bazen en olmadık zamanlarda, özellikle soğukta ve kendimi iyice bitkin hissettiğimde. Eve geri adım attığımda içeriden gelen sıcak hava akımının yarattığı mutluluk ve hissettirdiği sıcacık bir yuva duygusu…Sadece bunu deneyimlemek için çıkıyorum bazen sokağa ve geri geliyorum hızlı hızlı yürüyerek, dev adımlarla. Anda kalmak bu olsa gerek, bazen bunu es geçiyorum, kafamda deli sorular varsa yirmi dört saat beynimde dolanan ve bitmek tükenmeyen. Geri geldiğimde sanki hızlı bir şok banyosuna giriyorum. Ben nerdeydim şimdiye kadar ve bunu henüz mü fark edebildim, şu ışığın dağılmasındaki güzellikten bahsediyorum. Ah, nasıl da güzel ve zarif bir gölge oluşmuş duvarda, yeşil bitkinin yapraklarının arkasına saklanmış, dev ama naif bir gölge. Ve odanın diğer köşesindeki derin karanlık,  içinde saklanan gizli kalmış duygular, büyük bir gizem yaratıyor. Ve bamm, havanın tekrar aydınlanmasıyla gizem çözülüyor. Dün gece yere düşürdüğüm yüzük yuvarlanarak köşeye konuşlanmış. Başka nerede olabilirdi zaten, izlemesi gereken yolu takip ettiği sürece. Saat uyanmak için istisnasızca geç  fakat  başlamak için geç değil yeni bir sıcak çay molasına.